Mustafa Merter ile Söyleşi

*Bu söyleşi, Perspektif Dergisi’nin Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Genel bir soruyla başlayacak olursak; modern psikolojinin ve İslam’ın/Nefs Psikolojisi’nin insan tanımları arasında ne tür farklılıklar mevcut?

Bundan 25 sene önce nefs psikolojisi ile ilgilenmeye başladığımda, “psike” yi esas ve “nefs”i de teferruat/ayrıntı zannediyordum. Ama mevzuda derinleştikçe “psike”nin nefse kıyasla çok ilkel bir kavram olduğunu fark ettim. Meğer biz dürbünü ters tutarak insana bakıyormuşuz. Bakın 200 senedir psikoloji diye bir sözde ilim var ve üzerine milyonlarca sayfa kitap, makale yazıldı. Ama çok basit bir sualin cevabını vermekten hala aciziz, bir psikolog veya psikiyatra, adını taşıdığı “psike” nedir diye sorun, cevabını alamazsınız. Yok, Freud şöyle demiş, Jung kabul etmemiş, aslı şudur demiş… Tıpkı Mesnevi-i Şerifte körlerin fili tanımlaması gibi, biri kulağına dokunuyor “yelken” diyor, diğeri bacağını tutup “sütun” diyor… Peki, ilim olduğunu iddia eden bu kurum nasıl bu hale geldi dersek, cevabı Avrupa medeniyetinin son 300 yılda geçirdiği krizde aramalıyız. Bu mevzuda bütün psikolog ve psikiyatrların okuması elzem olan kitap, H. Ellenberger’in “Die Entdeckung des Unbewussten” olabilir. Yazar kitabında tarihte bir benzeri olmayan bu ilmin, Avrupa da din kurumunun çöküşüne paralel giden bir süreç olarak görüyor. Katolisizm, Protestantizm ve kısmen Yahudilikten sıdkı sıyrılan (bıkan) Avrupa insanının kendi kendini kurtarma çabası. İlâhî vahiy mesajından ve tevhid hakikatinden mahrum kaldığı için, kendi aklına sığınarak, dinin artık sunmadığı rahatlamayı, psikoloji yoluyla bulma ümidi.

Ve Ellenberger’in işaret ettiği gibi bu yeni “dinin” temsilcileri, bir peygamber edasıyla kendi akıllarınca bulduklarını sandıkları “hakikatleri” etraflarında ki izleyicilerine sunuyorlar. 1750 lerde Almanya da başlayan “Aydınlanma Hareketi” (Aufklaerung) aslında kendi aklına taparcasına güvenerek, Yaratıcısı ile kavgalı bir medeniyetin, trajik bir şekilde kendi kendini kurtarma çabaları. Ve netice, insanlık tarihine kıyasla, 200 senelik bir kısa müddet içinde, insan ve dünyanın ifsadı (bozulma, çözülme, “Degeneration / Verderbung”).

Maalesef bu aydınlanma hezeyanı Almanya ile sınırlı kalmaz ve bütün dünyaya yansır, bizde ki uzantısı ise “İttihad ve Terakki” hareketidir. Yani özetlersek, modern psikoloji, kendi dini ile kavgalı Avrupa insanının, tabiri mazur görün, “kullanma kılavuzunu” okumadan insan denen bu muazzam varlığı anlama çabalarıdır. Evet, tahrif edilmiş (bozulmuş) İncil ve Tevrat’lardan insanı anlamak mümkün değildir lakin Kur’an-ı Azimüş-şan her psikiyatr ve psikoloğun ana kitabı, insan üzerine ne iddia ediyorsak artık “delilli” olmalıdır. Bizim delilimiz ise ayât-ı kerimeler, hadis-i şerifler ve bunların şerhi (açıklaması) olan ulema hazeratı tasavvuf büyüklerinin kelam-ı kibarlarıdır. Mesela G.Fechner’den esinlenen Freud efendi insanın aslı kötüdür, kaotiktir diye saçmaladığında, cevabımız, hayır insan “ahseni takvim / en güzel kıvamda” yaratılmıştır deyip Tin Sûre-i celîlesini zikr etmeliyiz.

Şimdi hülasa olarak nefs’in psike’ye göre farklılık (ve fazlalıklarını) sıralayalım…

Ahseni takvim” yaratılmışlık her insanın taşıdığı dört hakikat ile daha anlaşılır hale gelir…

  1. Her insan kabı aldığınca kendisini yaratan Rabb’inin rûhu ile müşerref olmuştur yani hem bu dünyadan ve hem de mahiyetini bilmediğimiz başka bir âlemdendir.
  2. Kâinatın bütün kodları, yani Allah’ın güzel isimleri (esma ul husna) insana emanet edilmiştir, 99 ile sınırlı değildir. Bunları bir musikinin nameleri gibi düşünürsek, her insan eğer akordu yapılırsa muhteşem bir senfoni haline tebdil olur (dönüşür). Bu zor işi eda edenlere “Mürşid-i Kâmil” denir.
  3. Her insan halifetullah’tır yani dünyada Rabb’ini temsil etme kabiliyeti ve vazifesi ile yaratılmıştır.
  • Her insan “Hakikat-i Muhammedi” ailesinin bir ferdidir. Çünkü Fahr-i Kâinat, Habib-i Huda, Şefi-i Ruz-i Ceza Efendimiz Muhammed Mustafa (asv), “ilk yaratılan benim nûrum idi” buyurmuştur (bk. Aclunî, 1/265-266). Her insanda bu hakikatin mevcud olduğunu bilmek, Müslümanlara çok ağır bir mesuliyet getirir, “onlar” pazar yerine bomba atarlarsa biz atamayız, onlar ırkçılık yaparlarsa, biz yapamayız. Tabii ki bu telakki meşru müdafaayı engellememelidir, bir Müslüman elzem olduğunda, aslan gibi kendisini savunmayı da bilmelidir.

Bu dört hakikati zikr ettikten sonra şimdi nefsi yapısal ve dinamik açılardan anlamaya çalışalım. Batı psikolojisinde genel olarak iki yapısal teori vardır, Freud insanı, suyun alt kısmındaki asıl büyük kısmı kötü olan bir buzdağı gibi tanımlar, telakkinin iptidailiğine (ilkelliğine) dikkatinizi istirham ederim. C.G.Jung ise insanı orta kısmı meçhul (das Selbst) bir küreye benzetir ve Freud’a göre, kollektif şuur-dışı, arketip gibi bazı mefhumları (kavramları) ekler ama onun da yapısal teorisi, birazdan göreceğim nefs yapısına göre çok kifayetsizdir (yetersiz). Peki, nefs nedir? Evvel emirde (öncelikle), kendi kendini düzeltme kuvvesine (potansiyeli) sahip, yarı bağımsız, fıtrî, akıllı kanunlar tarafından yönetilen bir yapı ile karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Bu yapıyı çok katlı bir binaya benzetirsek, sonsuz katları olan bir gökdelen gibi düşünebiliriz. Mesela Hz. Mevlânâ (ks), Mesnevi-i Şerifinde, insanı-i kâmili tasvir ederken, “o Senin varlığın belki 900 kattır” buyurur, burada 900 sayısı, kesretten kinayedir (yani çokluğu ifade etmek için sembolik bir rakam olarak zikr edilir). Kuran-ı Kerîm de İnşikak Sûre-i Celîlesi 84/19 da “Le terkebunne tabakan an tabakın / muhakkak siz tabakadan tabakaya yükseleceksiniz (bineceksiniz)” zikr edilir.

Her insanın hayatında Tin Sûresi 95/5 buyurulduğu gibi, “ahsen-i takvim” yaratıldıktan sonra bu yapıda aşağılara doğru bir iniş vardır…”summe radadnahu esfele safilîn / Sonra onu aşağıların aşağısına indirdi”. Bu iniş nefs yapısının giriş katında geçici olarak son bulur, burası hayatın başladığı “nefs-i emmare” mertebesidir. “Nefs-i emmare“ye nefs-i muallak da derler, çünkü burası havada asılı gibi duran, sabit olmayan bir yerdir. Ve hemen yanı başında bir “uçurum” vardır, nitekim “heva” (psikolojik tabiriyle libido, yani aşırı bencil arzular) “haviye” kelimesi ile akrabadır ve “haviye” uçurum demektir. Eğer söz dinlenmez, Rabb’imizin emir ve yasaklarına uyulmazsa, bu uçurumdan, nefsin daha da aşağılarında olan bodrum katlara düşülebilir. Ve burası, “belhum adall / hayvandan da daha aşağı” (A’raf 7/179), “kıradaten hasiîn / aşağılık maymunlar” (Bakara 2/65), “emvâtun gayru ahyâin / hayatı hiç tatmamış ölüler” (Nahl 16/21) vb. menfi vasıflarımızın mekân tuttukları iç cehennemizdir. Psikolojide bunlara gölge denir. Her insan bu iç cehenneminin yanı başında varlığını sürdürür. Ama diyelim ki, buraya düşmedik, “nefs-i emmare” yani binanın giriş katında varlığımızı sürdürüyoruz, peki ne olur orada kalsak. Cevabı Mülk Sûre-i Celîlesi 90/1-2-3-4 buluruz, “la uksimu bi hazel beled / bu bulunduğun yere and olsun” (1); “Ve ente hıllun bi hazel beled / sen bu buraya sürüklendin, indirildin” (2); “Ve validin ve ma veled / Doğurana da, doğurduğuna da andolsun ki” (3); “Lekad halaknel insane fi kebed / Andolsun, biz insanı bu zorluk içinde yarattık” (4). Nefs-i emmare katında niye kalamayacağımız işte bu “kebed” kelimesinde gizlidir, çünkü “kebed” İ.Hakkı Bursevi Hz. lerinin (ks) Rûhu’l Beyan da şerh ettiği gibi, bir şeyin bir kaba konduğunda, artık o şeyin yapısından dolayı o kaba sığmaması ve bundan dolayı da sıkılması demektir. Yani Türkçesi Rabb’imiz bizi öyle yüksek vasıflarla donatmıştır ki, nefs-i emmare bize yetmez, istediğimiz kadar dekore edelim, süsleyelim püsleyelim, bir müddet sonra o varoluş mertebesi bizi ölesiye sıkmaya başlar. Ancak bir üst kata terfi ettiğinde (yükseldiğinde) insan, bir müddetliğine rahatlamaya başlar. Bir müddetliğine, çünkü hadis-i şerifte buyurulduğu gibi…”bir günü bir gününe uyan kayıptadır“. Lakin bu yükselme kesbî değil (insanın sadece kendi çabası ile) vehbîdir (Rabb’imiz inayet buyurursa yükseltir). Aynı Surenin 11inci âyet-i kerîmesinde bu yükselmenin zorluğu “akabe” kelime-i tayyibesi ile ifade edilir ve “akabe” dik yokuş demektir. Ve bu dik yokuşu çıkabilmenin şartları Rabb’imiz tarafından dünyaya, insanlığa hizmet olarak açıklanır. Yani alan varoluş tarzından (Haben” zentriertes Dasein) veren varoluş tarzına (Geben zentriertes Dasein) geçmeden yükselme ve huzur yoktur. Peki, yükselirsek ne olur? Usulca iç cennetimize adım atmaya başlarız ve ölü gibi bir hayattan gerçek hayata geçeriz. Bu yükselmenin bize yaşattığı güzel duygulara ise nefs psikolojisinde “hâl” denir. Birkaç misal sunarsak, mesela gün batımında hissettiğimiz huşu, haşyet (Ehrfurcht), bir hayır işi eda ettikten sonra yaşadığımız derin iç huzur (sekîne), devamlı ümit ile geleceğe bakabilmek (reca’), şüphelerden kurtulup kazandığımız derin güven (itminan), bütün varlığa müteveccih (yönelik) muhabbet, merhamet yüzlercesinden bazı örnekler olabilir. Rabbimiz tarafından, söz dinlediğimiz takdirde, bize ihsan edilen bu hâller her türlü psikolojik rahatsızlığa iyi gelir, kronik evham hastasının tevekkül yaşadığında rahatladığı gibi.

Kur’ân-ı Azîmüş-şân’ın belki de en müjdeleyici âyet-i kerîmelerinden birisi Enfal 8/24 dür,

bakın hangi müjdeyi alırız…”Ya eyyuhellezine amenustecibu lillahi ve lir resuli iza deakum lima yuhyikum, va’lemu ennallahe yehulu beynel mer’i ve kalbihi ve ennehu ileyhi tuhşerun / Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız”. Dikkatinizi istirham ederiz, hem “emvâtun gayru ahyâin” yani hayatı hiç tatmamış yarı ölü halinden kurtuluyoruz ve hem de Rabb’imizin teşrifi ile müşerref oluyoruz. Peki, bu durumda artık, depresyon, evham, sıkıntı, takıntı… kalır mı?

Fakat burada bir yanlış anlamaya mahal vermeyelim, tabii ki biz de elzem olduğunda ilaç da kullanıyor, farklı psikoterapi metotları tatbik ediyor lakin uzun vadeli bir düzelme için hayat tarzındaki bu değişimin şart olduğuna işaret ediyoruz.

Tekrar kısa bir özet sunarsak, nefs-i idrak etmenin bizlere kazandırdığı yenilikler…

  • Çok mertebeli nefs yapısı / Multischichtige Struktur der Psyche
  • Üst ve alt şuur-dışı Kategorileri (iç cehennem ve iç cennetimiz) / Obere und Untere Kategorien des Unbewussten
  • Bu yapıda tekâmül, yükselme mecburiyeti / Entwicklungsnotwendigkeit auf höhere Daseinsstufen
  • Katlar arası birer basamak gibi anlayabileceğimiz “hâl” ler / Feine, subtile Gefühlsvariationen als Zwischenstufen
  • “Kalb”in nefs yapısındaki ehemmiyeti / Die zentrale Bedeutung des Herzens in der Nefsstruktur
  • Psikopatolojinin bu yapıya göre yeniden değerlendirilmesi / Eine neue Definition der Psychopathologie bezüglich zur Nefsstruktur

Kalb mevzusuna bu kısa makalede maalesef derinliğine temas edemiyoruz ama çok kısa bir tanımını yaparsak kalb insan ve Rabbi arasındaki rabıta (bağlantı) kapısı gibidir, bilgi işlem merkezi gibi faaliyet gösterir (rasyonel aklın getirileri kalb de hikmet, marifet haline tebdil olur), nûr kaynağıdır, ilhamat, fuyuzât, tuluat, varidat diye adlandırılan ilahi haberler oradan gelir. Bu “kapı” hatalarımız sebebiyle örtüldüğünde veya tıkandığında sıkıntı başlar, bu sıkıntıya “kabz” denir. Kuran-ı Kerim de 168 ayât-ı kerîme kalbi zikr eder.

Modern psikoloji -içinde çok farklı yaklaşımları ve ekolleri barındırsa da- genel anlamda bu alanda mevcut olan insan tasavvuru ve bu tasavvurun üzerine inşa edilen teorik zemin bu disiplinin insana ve insanın sorunlarına yaklaşımını nasıl etkiliyor?

Bilim tarihinin en büyük tenakuzlarından (paradoks) birisi, 200 senedir var olan psikoloji ve psikiyatriye rağmen insanlık nefs sağlığının (rûh sağlığı değil) hep daha kötüye doğru gitmesidir. 1900 lerde, USA verilerine göre % 2 lerde görülen depresyon bugün hususiyetle hanımefendilerde % 40 lara yükselmiştir. Ergenlerde evham, kaygı 1950 lerden 1995 lere kadar % 85 artmıştır, bugün ise durum daha da vahimdir (J.Twenge, Ben Nesli). Peki biz psikiyatr ve psikologlara bu nasıl ilim diye sorsalar ne cevap vereceğiz? Hele hele somatik tıp ile karşılaştırırsak, durumumuzun fecaati daha da meydana çıkar. Nefs yapısını bilmediğimizden dolayı ne bir önleyici hekimliğimiz ne de uzun tesirli bir tedavi sistemimiz var, ilacı verip geçici bir rahatlama sağlıyoruz ama ilaç kesilince eski duruma dönüyoruz.

İstisnalar tabii ki olabilir ama “büyük resim” bu tabloyu gösteriyor.

Bu yaklaşım teorik ve pratik düzlemde ne tür sorunlar doğuruyor?

Bozulan psikolojik dengenin, iş günü kaybı, ilaç ve tedavi masrafları… ile ekonomilere verdiği zarar dünya çapında bakıldığında devasa miktarlar tutar (2011 verilerine göre USA da senede 113 milyar dolar sadece tedavi masrafları). Ama daha da vahimi, en hassas grup olan ergenlerin durumudur, dünyayı nasıl bir nesle teslim edeceğiz?

Her bilim dalı zamana bağlı olarak gelişir, elde edilen her yeni bilgi bir sonraki bilgiye ulaşılmasına olanak sağlar. Özellikle psikoloji biliminin gelişmesinde teorik ve pratik alanların karşılıklı etkileşimleri önemli rol oynar. Bugün sizin de Nefs Psikolojisi kitabınızın ön sözünde bahsettiğiniz gibi, “Bedensel hastalıklara yönelik somatik tıbbın tersine, psikolojik sağlık alanındaki istatistikler ilerlemek yerine dehşet verici bir kötüleşme gösteriyor.” Sizce bu başarısızlığın altında ne tür sebepler yatıyor ve Modern psikolojinin bu başarısızlığın farkında olduğunu ve yeni yaklaşımlar arayışında olduğunu söyleyebilir miyiz?

Makalenin başında bu durumun sebeplerini açıklamaya çalıştık. 2inci sorunuza gelince, maalesef bazı istisnalar dışında modern psikoloji ve psikiyatri bu başarısızlığı umumiyetle inkâr eder. Öncelikle bir bilim dalının, özellikle akademisyenlerinin “biz bir şeyleri temelden yanlış yaptık” demeleri çok zordur, büyük cesaret ister. 2inci sebep ise, paralel bir din haline dönüşmüş materyalist, ampirik, indirgeyici (reduktionist) paradigmanın bütün ilahi olana karşı katı inadıdır. Bakın, aklı apış arasına sıkışmış Freud’un teorileri o akademide kabul görür ama dinden, maneviyattan söz edildiğinde aynı kişiler neredeyse panik yaşarlar. Hele hele Türkiye de bu durum daha da vahimdir, “klüpçülerin” sıkı kontrolü altında olan bu alan, dışardan hiçbir müdahale kabul etmez.

Modern psikolojinin kendi paradigması içerisinden üreteceği cevapların yanı sıra bu paradigmayı reddeden ve teorik düzlemde Modern psikolojiden ayrıştırma gösteren İslami psikoloji ve Nefs psikolojisi gibi bazı yaklaşımlar da dünyada mevcut. Bu alandaki çalışmalar ne durumda? Yeterli teorik düzlem sağlandı mı? Teoriler pratikte karşılıklarını bulabiliyor mu?

Son olarak “Islamic Psychology” adı altında İstanbul’da, Sabahattin Zaim üniversitesinde milletlerarası katılımlı bir toplantı vuku buldu. USA da ve İngiltere de bu mevzuya ciddi bir şekilde yönelen araştırmacılar var. Tasavvuf ile irtibatlı olarak “Sufi Psikolojisi” diye bir cereyan zaten 40 senedir mevcut. Ama yeter mi derseniz, âcizane görüşüme göre hiç yetmez, çünkü modern psikolojinin zaafı sebebiyle önümüzde duran, mesela “sanal bağımlılık” gibi meseleler acil çözüm gerektiriyor. Kalb psikolojisi anlaşılmadan sanal bağımlılığın verdiği zarar anlaşılamaz. Bu mevzuda tecrübelerim beni şöyle bir düşünceye sevk etti, biz ne yaparsak yapalım, psikoloji ilmi çatısı altında bir yere varamayız, hep küçümsenip, ciddiye alınmayacağız. Peki, bu durumda niye artık “psike” yi bir tarafa bırakıp “Nefs İlmi” demeyelim? Niye üniversitelerde yeni enstitüler, fakülteler kurulmasın? İşte galiba bu kökten yapısal değişimin arefesindeyiz.

Bahusus fakir haddim olmayarak, Kur’an-ı Azimüş-şan’ın, bir “Psikolojik Tevil Denemesi” çalışmasına tevessül ettim ve kabım aldığınca yarısına geldim. “Delilli / kanıtlı Psikoloji” veya İlm un Nefs’in ancak ayât-ı kerîmelerin psikolojik manası anlaşıldığında yerine oturacağı kanaatindeyim. Ayrıca “ilim kendi bilmektir” veciz sözünden hareketle bu çalışma içinde olanların, kendilerinin de uygun terapistler tarafından öğrenim analizi ve grup terapisi almalarını tavsiye ederim. Modern psikolojinin bazı olumlu yönlerini kabul etmemizin sakıncası yok.

Biraz daha spesifik sorular soracak olursak… Siz eğitiminizi ve çalışma hayatınızın bir kısmını Avrupa’da tamamladınız. Hasta profilleri incelendiğinde, Avrupa’daki ve Türkiye’deki psikopatolojinin yaygınlığı ve tezahür şekli birbirinden farklılaşıyor mu? Örneğin, Avrupa’da yaşayan göçmen ve göçmen kökenlilerin tutulduğu psikolojik rahatsızlıklar ve yayılımları çoğunluk topluma kıyasla farklılık arz ediyor. Eğer psikopatolojide böyle farklılıklar mevcut ise, bunları nasıl değerlendirmek gerekir?

Umumi manada, depresyon, evham, obsesyon, şizofreni, çift kutuplu mizaç rahatsızlığı gibi ağır patolojilerde İsviçre ve Türkiye arasında fazla bir fark gözetmedim. Bodrum’a gelip yerleştiğimde beni şaşırtan şeylerden birisi de buydu. Alkol bağımlılığı, istatistiklerin gösterdiği gibi, Bodrum’da bile! Avrupa’ya göre daha düşük, İslam “kalkanı” hala korumaya devam ediyor. Göçmenlerin durumu ise, özellikle parçalanmış ailelerin dramı sebebiyle, eskisine göre daha iyi olsa da, yine de vahim. Esas mesele insanın sevgi ihtiyacı ve bu ihtiyaç tatmin olmadığında gösterdiği acı. Çekirdek aile ise bu sevginin yaşandığı ilk kaynak, sonrada büyük aile yani dedeler, nineler, halalar… geliyor. Köyden şehire göç ile insanların yaşadıkları ilk travma, geniş alandan dar alan psikolojisine geçiş ve anne babaların iş sebebiyle yoksunluğu. Buna büyük ailenin de o dar alanda var olamadığını eklersek, çocuklar eskiye oranla sevgisiz büyüyorlar.

Uluslararası psikopatolojiyi etkileyen bir başka tesir ise, belki sizi şaşırtacak, edeb.

Edepsiz toplumlarda küçük patolojiler (kişilik bozuklukları, şiddete temayül, aldatma, kumar, madde ve diğer bağımlılıklar…) daha da artıyor. Bu manada hakkiyle yaşanan İslam (sadece yatıp kalkma, aç kalma değil, hayatın her anında hayat tarzı olarak yaşanan İslam veya Kur’anî tabiri ile “ekimus-salate” hali) bütün insanlık için bir hayat sigortası gibidir.

Avrupa’da yaşayan azınlık Müslümanlar sosyal düzlemde ayrımcılık, ırkçılık, İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı gibi stresörlerle mücadele etmek zorunda kalabiliyor. Bireyin kendi ile ilişkisinden ziyade birey-birey, birey-toplum ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda bazı çıkmazlar mevcut olabiliyor. Bu bağlamda hastalıklı toplumun iyileşmesini beklemek, toplumu terk etmek ve kalıp savaş vermek arasında azınlık gruplar git-geller yaşayabiliyor. Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? Toplumun iyileşmesi mümkün mü? İnsanın o toplumda kalıp bu tür kalıplarla yüzleşmesi mantıklı mı?

“Hastalıklı toplum” derken zannederim özellikle batı medeniyetinin günkü halini kast ettiniz. Evet, size katılıyorum batı büyük bir medeniyet krizi yaşıyor. Sebebi ve neticeleri üzerine biraz tefekkür edelim… Makalenin başında söz ettiğimiz gibi bu krizin asıl sebebini Hristiyanlığın çöküşünde aramak lazım. Her dinde hakla batılı ayıran bir ilahi değerler toplamı mevcuddur (İslam da “Furkan), İncilin bozulmuş nüshalarından bile feyz alarak Hristiyanlar, kilisenin bazı büyük hatalarına rağmen bugünlere göre, daha edeple, güzel ahlakla, hayır hasenat yaparak yaşamasını bilmişlerdir. Ama din çökünce doğru ile yanlışı ayırt etmek için batı insanının yönelebileceği ilahi referans silinmiş, yerine “akıl” geçmiştir (aydınlanma hareketi) ve akıl da ilahi bağlantısı kesilince şeytanın en kolay nüfuz edeceği yerdir. Bakın bugün hayat tarzı farkları nedeniyle anlaşamadığımız bir Alman’ın mezardan çıkmış büyük dedesi veya ninesi ile karşılaşsaydık (Urgrossmutter oder -vater) aramızda ne baş örtümüz ne de diğer manevi değerlerimiz konusunda büyük sıkıntı yaşanırdı. Onlar tam tersine torunlarına bakıp, siz nasıl bu hallere geldiniz, derlerdi. “Furkan”ı kaybetmekle batı insanı maalesef dünya tarihinde, bu yaygınlıkta görülmemiş, bir zulüm ve sömürü düzeni kurmuştur. İnsanlık ailemizin bu uzak kuzenleri, 400 senedir dünyayı sömürürler ve biriktirdikleri bu zenginliğin kaynağı alenen hırsızlıktır. Sömürü Afrika örneğinde gördüğümüz gibi, çok uluslu şirketler tarafından hala, çeşitli kamuflajlar altında devam ettirilir. Bu “medeniyet” çöp denen şeyin, çevre kirliliğinin, ekolojik dengenin bozulmasının, kitlesel imha silahlarının (Atom bombası) ve ırkçılığın da mucididir. Sadece İngilizler Hindistan’da 20 inci asırda 29 milyon insanı katl etmişlerdir (Johann Hari, The Independent 2006). Dünya çapındaki genel rakam yine sadece son yüzyıl için 174 ila 223 milyon arasında tahmin edilmektedir.

Fakat “kredi” artık tükenmiş, balo salonlarında insanlar hala güle oynaya dans etseler, kafayı çekseler, bu gemi asla batmaz deseler de, “Titanik” (batı medeniyeti) batmaya başlamıştır. Bir Afrika atasözü “ardında ne olduğunu bilmediğin bir duvarı yıkma” der ve bu duvar (yani ilahi koruma, “Furkan” duvarı) artık yıkıldığı için rezillik de gittikçe artacak gibi görünmektedir. Aile müessesinin çökmesi, sapıklığın her türlüsü, eşcinselliğin bırakın utanılacak bir şey, fazilet haline gelmesi, sübyancılık… Son istatistikler USA da ki eşcinsel ilişki oranlarında büyük bir artış gösterir, 1994 lerde 18 yaş üstü kadın ve erkeklerde % 4,3 olan ilk eşcinsel temas oranı 2016 da kadınlarda 14,2 ve erkeklerde 8,4 e yükselmiştir (General Social Survey; J.Twenge, ). Neticede gözümüzde bazen büyüttüğümüz bu “medeniyet”, bazı filozofların söylediği gibi insanlık tarihinde dünyanın başına gelmiş bir “kaza” dır (Unfall in der Weltgeschichte). Evet onlar da yukarıda izah ettiğimiz insanın 4 hakikatini taşırlar, yani potansiyel olarak “Hazret-i İnsan” dır ama bu kardeşler çok yaramaz ve mağrurdurlar (Stolz und Arrogant). Peki, ikinci sorunuza gelirsek, biz bunların arasında ne yapacağız? Akla iki çözüm geliyor, ya tası tarağı toplayıp ana yurda göç etmek, ya da bunlarla yaşamaya devam etmek. Tabii ki bu arada Türkiye’nin bazı bölgelerinin “rezillikte” Avrupa’yı aratmadığını da söyleyelim. Fakat nispeten sahillerden uzak küçük şehirler de daha hala edepli, gelenek göreneklere saygılı bir hayat sürdürmek mümkün görünüyor. Mesela Kayseri örneğini verebilirim. Eğer kalacaksak, o zaman İslâmî değerlerimize daha fazla sarılmak ve hakiki manada İslâmı yaşamamız lazım. Evet, İslâm “kalkan” ı korur ama hangi İslâm? Kesinlikle asgari tapınma ritüelleri ile yaşanan “kıldım beşi, yedim aşı, yattım aşağı” yaşanan İslâm değil. Cehdimizi (çabalarımızı) arttırıp, bütün insanlık için yegâne örnek olan, Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (asv) hayat tarzını tahkik edip (araştırıp) hayatımızda uygulamamız lazım. Nafile namazlar (nafile faydalı demektir), oruçlar, olabildiğince sık, ailece eda edilen umre ziyaretleri, sistematik hayır faaliyetleri (gründliche Wohltatsaktivitaeten) şarttır. Bakın İslâm bir tapınma ritüelleri toplamı değil, inceltilmiş bir hayat tarzıdır, hayatın her ânında yaşanır, tuvalete girip çıkarken bile sol ayakla girilir, sağ ayakla çıkılır, bir müslüman abdestsiz gezmemeye gayret etmelidir,  abdest aldıktan sonra abdest duaları okunur, havlu ile kurulanırken de, Kadir Sûre-i zikr edilirse, nûrun alâ nûr olur. Ancak böyle bir çaba içine girersek, bu delirmiş, zıvanadan çıkmış toplumda var olmak mümkün görünüyor.

Batı’da yükselen bu düşünce tarzları bir açıdan aslında yeni değil. 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kıyımlar ve kayıplar bize bu düşüncelerin yeni olmadığını ve sürekli tekrar edegeldiğini gösteriyor? Irkçılık, ayrımcılık, din düşmanlığı gibi davranışların kolektif bir düşünce tarzı halini alması ve giderek meşrulaşması sizce nasıl bir psikolojinin ürünü?

Aslında bu sorunun cevabını yukarıda verdik ama kısaca yine temas edelim. Irkçılık ve ayırımcılık insanın derinliklerinde yatan aczin, zavallılığın ifadesidir. Psikolojide karşısındakini yetersiz küçük görme, alaya alma duyguları, insanın kendi derdini dışarıya yansıtması demektir. Bakın Cenab-ı Pîr, Sultan ul Aşikin Hazret-i Mevlânâ (ks) ne güzel buyuruyor, “başkasında gördüğün kusurlar senin kusurlarındır”. Demek ki bu ırkçılıkta aşırı gidenler çok zavallı, hasta yardıma muhtaç insanlar, tedaviye gelseler ne güzel olurdu!

Ayrıca Kur’an-ı Azimüş-şan bu meselenin cevabını şöyle veriyor…”inne ekramekum indallâhi etkâkum / Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı derin bir sorumluluk şuuruna (takva) sahip olanınızdır” Hucurat 49/13. Hadis-i şerif ise şöyle buyuruyor…”“Allah indinde en şerefliniz takvada en ileri olanınızdır. Arabın Arab olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arab olmayanın da Arab üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir” (Ahmed b. Hanbel, bk. el-Müsned).

Yani bu hakikati anlasalar, kabul etseler, bütün bu ırkçı kardeşlerimiz, zavallılıktan kurtulup, Hazret-i İnsanlıklarını tekrardan bulma şerefine nail olacaklardı.

Her ne kadar İslami Psikoloji/Nefs Psikolojisi gibi yeni yaklaşımlar mevcut olsa da Avrupa’da tam anlamıyla pratik alandaki yansımalarını görmek için biraz zamana ihtiyaç duyacağız sanırım. Bu arada özellikle Modern Psikoloji kültürel ve bireysel farklılıkların da tedavi/hastalık sürecinde etkisini kabul etmiş durumda. Özellikle Almanya gibi büyük göç alan ülkelerde Kültürlerarası psikoterapi gibi dine ve kültürel farklılıklara odaklanmış yeni bir psikoterapi alanı ortaya çıktı. Ve terapilerin anadilde gerçekleşmesi için öneriler ve iyileştirme çalışmaları yeterli olmasa da mevcut. Gene Modern psikolojinin içinden gelişen bu yeni terapi imkanlarının Avrupa bağlamında geçici de olsa hastaların iyileşmesine katkıda bulunabileceğini düşünüyor musunuz? Yoksa kökten değişim hemen ve şimdi şart mı?

Bakın yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi insanın nefs ülkesinin haritasını veya nefs binasının planını bilmeden “psi-koloji” olmaz. Tabii ki “etno-psikoloji / psikoterapi” gibi arayışlara müspet bakarız, demek ki biraz ilerleme var. Mesleğini gayret, samimiyet, muhabbet, tevazu, edeb… ile eda eden bir terapist de, geçici olarak acının dinmesine vesile olabilir. Ama “psike” artık yetmiyor, burada hiç bir şüphe yok, 200 senedir devam eden bu şaşılığın artık sona ermesi lazım, çünkü kaybedecek zamanımız kalmadı.

Önümüzde “sanal bağımlılık” gibi acilen çare üretmemiz gereken devasa problemler var. Bahusus bu mevzuda J.Twenge’nin son kitabı “İnternet Nesli” ni hararetle tavsiye ederim, her ebeveynin okuması elzem olan bir kitab.

Efendim âyet-i kerîmede “la taknetu min rahmetillah / Allah’tan ümidinizi kesmeyin” (Zümer 39/53) buyuruluyor, demek ki Rabb’imiz en zor anlarımızda bile bizimle, ümidimiz kayb etmeden mücadeleye devam edeceğiz inşaalah.

İnayet-i Rabb’ul Âlemin, şefaat ve hatta aşk-ı Resulullah üzerimize sayeban ola, himmet-i Evliyaullah daim, demler sefalar ziyade ola.

Muhabbetle,

Bir cevap yazın