<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Söyleşiler &#8211; Mustafa Merter</title>
	<atom:link href="https://www.drmustafamerter.com/category/soylesiler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.drmustafamerter.com</link>
	<description>Nefs İlmi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Aug 2022 14:33:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Mustafa Merter ile Söyleşi</title>
		<link>https://www.drmustafamerter.com/mustafa-merterle-soylesi-perspektif-subat-2019/</link>
					<comments>https://www.drmustafamerter.com/mustafa-merterle-soylesi-perspektif-subat-2019/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Feb 2019 06:51:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşiler]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa merter]]></category>
		<category><![CDATA[nefs psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.drmustafamerter.com/?p=1017</guid>

					<description><![CDATA[Bundan 25 sene önce nefs psikolojisi ile ilgilenmeye başladığımda, "psike" yi esas ve "nefs"i de teferruat/ayrıntı zannediyordum. Ama mevzuda derinleştikçe "psike"nin nefse kıyasla çok ilkel bir kavram olduğunu fark ettim. Meğer biz dürbünü ters tutarak insana bakıyormuşuz.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-left" style="font-size:12px"><em>*Bu söyleşi, Perspektif Dergisi&#8217;nin Şubat 2019 tarihli sayısında yayımlanmıştır. </em></p>



<p><em><strong>Genel bir soruyla başlayacak olursak; modern psikolojinin ve İslam’ın/Nefs Psikolojisi&#8217;nin insan tanımları arasında ne tür farklılıklar mevcut?</strong></em></p>



<p>Bundan 25 sene önce nefs psikolojisi ile
ilgilenmeye başladığımda, &#8220;psike&#8221; yi esas ve &#8220;nefs&#8221;i de
teferruat/ayrıntı zannediyordum. Ama mevzuda derinleştikçe &#8220;psike&#8221;nin
nefse kıyasla çok ilkel bir kavram olduğunu fark ettim. Meğer biz dürbünü ters
tutarak insana bakıyormuşuz. Bakın 200 senedir psikoloji diye bir sözde ilim
var ve üzerine milyonlarca sayfa kitap, makale yazıldı. Ama çok basit bir
sualin cevabını vermekten hala aciziz, bir psikolog veya psikiyatra, adını
taşıdığı &#8220;psike&#8221; nedir diye sorun, cevabını alamazsınız. Yok, Freud
şöyle demiş, Jung kabul etmemiş, aslı şudur demiş… Tıpkı Mesnevi-i Şerifte
körlerin fili tanımlaması gibi, biri kulağına dokunuyor &#8220;yelken&#8221;
diyor, diğeri bacağını tutup &#8220;sütun&#8221; diyor… Peki, ilim olduğunu iddia
eden bu kurum nasıl bu hale geldi dersek, cevabı Avrupa medeniyetinin son 300
yılda geçirdiği krizde aramalıyız. Bu mevzuda bütün psikolog ve psikiyatrların
okuması elzem olan kitap, H. Ellenberger&#8217;in &#8220;Die Entdeckung des
Unbewussten&#8221; olabilir. Yazar kitabında tarihte bir benzeri olmayan bu
ilmin, Avrupa da din kurumunun çöküşüne paralel giden bir süreç olarak görüyor.
Katolisizm, Protestantizm ve kısmen Yahudilikten sıdkı sıyrılan (bıkan) Avrupa
insanının kendi kendini kurtarma çabası. İlâhî vahiy mesajından ve tevhid
hakikatinden mahrum kaldığı için, kendi aklına sığınarak, dinin artık sunmadığı
rahatlamayı, psikoloji yoluyla bulma ümidi.</p>



<p>Ve Ellenberger&#8217;in işaret ettiği gibi bu
yeni &#8220;dinin&#8221; temsilcileri, bir peygamber edasıyla kendi akıllarınca
bulduklarını sandıkları &#8220;hakikatleri&#8221; etraflarında ki izleyicilerine
sunuyorlar. 1750 lerde Almanya da başlayan &#8220;Aydınlanma Hareketi&#8221;
(Aufklaerung) aslında kendi aklına taparcasına güvenerek, Yaratıcısı ile
kavgalı bir medeniyetin, trajik bir şekilde kendi kendini kurtarma çabaları. Ve
netice, insanlık tarihine kıyasla, 200 senelik bir kısa müddet içinde, insan ve
dünyanın ifsadı (bozulma, çözülme, &#8220;Degeneration / Verderbung&#8221;).</p>



<p>Maalesef bu aydınlanma hezeyanı Almanya ile
sınırlı kalmaz ve bütün dünyaya yansır, bizde ki uzantısı ise &#8220;İttihad ve
Terakki&#8221; hareketidir. Yani özetlersek, modern psikoloji, kendi dini ile
kavgalı Avrupa insanının, tabiri mazur görün, &#8220;kullanma kılavuzunu&#8221;
okumadan insan denen bu muazzam varlığı anlama çabalarıdır. Evet, tahrif
edilmiş (bozulmuş) İncil ve Tevrat&#8217;lardan insanı anlamak mümkün değildir lakin
Kur&#8217;an-ı Azimüş-şan her psikiyatr ve psikoloğun ana kitabı, insan üzerine ne
iddia ediyorsak artık &#8220;delilli&#8221; olmalıdır. Bizim delilimiz ise ayât-ı
kerimeler, hadis-i şerifler ve bunların şerhi (açıklaması) olan ulema hazeratı
tasavvuf büyüklerinin kelam-ı kibarlarıdır. Mesela G.Fechner&#8217;den esinlenen Freud
efendi insanın aslı kötüdür, kaotiktir diye saçmaladığında, cevabımız, hayır
insan &#8220;<strong>ahseni takvim </strong>/ en güzel
kıvamda&#8221; yaratılmıştır deyip Tin Sûre-i celîlesini zikr etmeliyiz.</p>



<p>Şimdi hülasa olarak nefs&#8217;in psike&#8217;ye göre farklılık (ve fazlalıklarını)
sıralayalım…</p>



<p>&#8220;<strong>Ahseni takvim</strong>&#8221;
yaratılmışlık her insanın taşıdığı dört hakikat ile daha anlaşılır hale gelir…</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Her
insan kabı aldığınca kendisini yaratan Rabb&#8217;inin rûhu ile müşerref olmuştur
yani hem bu dünyadan ve hem de
mahiyetini bilmediğimiz başka bir âlemdendir.</li><li>Kâinatın
bütün kodları, yani Allah&#8217;ın güzel isimleri (esma ul husna) insana emanet edilmiştir, 99 ile sınırlı
değildir. Bunları bir musikinin nameleri gibi düşünürsek, her insan eğer akordu
yapılırsa muhteşem bir senfoni haline tebdil
olur (dönüşür). Bu zor işi eda edenlere &#8220;Mürşid-i Kâmil&#8221; denir.</li><li>Her
insan halifetullah&#8217;tır yani dünyada Rabb&#8217;ini temsil etme kabiliyeti ve vazifesi
ile yaratılmıştır.</li></ol>



<ul class="wp-block-list"><li>Her
insan &#8220;Hakikat-i Muhammedi&#8221; ailesinin bir ferdidir. Çünkü Fahr-i Kâinat, Habib-i Huda, Şefi-i Ruz-i Ceza
Efendimiz Muhammed Mustafa (asv), &#8220;<em>ilk
yaratılan benim nûrum idi</em>&#8221; buyurmuştur (bk. Aclunî,
1/265-266). Her insanda bu hakikatin mevcud olduğunu bilmek, Müslümanlara çok
ağır bir mesuliyet getirir, &#8220;onlar&#8221;
pazar yerine bomba atarlarsa biz atamayız, onlar ırkçılık yaparlarsa, biz
yapamayız. Tabii ki bu telakki meşru
müdafaayı engellememelidir, bir Müslüman elzem olduğunda, aslan gibi kendisini
savunmayı da bilmelidir.</li></ul>



<p>Bu dört hakikati zikr ettikten sonra şimdi nefsi
yapısal ve dinamik açılardan anlamaya çalışalım. Batı psikolojisinde genel
olarak iki yapısal teori vardır, Freud insanı, suyun alt kısmındaki asıl büyük
kısmı kötü olan bir buzdağı gibi tanımlar, telakkinin iptidailiğine
(ilkelliğine) dikkatinizi istirham ederim. C.G.Jung ise insanı orta kısmı
meçhul (das Selbst) bir küreye benzetir ve Freud&#8217;a göre, kollektif şuur-dışı,
arketip gibi bazı mefhumları (kavramları) ekler ama onun da yapısal teorisi,
birazdan göreceğim nefs yapısına göre çok kifayetsizdir (yetersiz). Peki, nefs nedir?
Evvel emirde (öncelikle), kendi kendini düzeltme kuvvesine (potansiyeli) sahip,
yarı bağımsız, fıtrî, akıllı kanunlar tarafından yönetilen bir yapı ile karşı
karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Bu yapıyı çok katlı bir binaya benzetirsek, sonsuz
katları olan bir gökdelen gibi düşünebiliriz. Mesela Hz. Mevlânâ (ks),
Mesnevi-i Şerifinde, insanı-i kâmili tasvir ederken, &#8220;o Senin varlığın
belki 900 kattır&#8221; buyurur, burada 900 sayısı, kesretten kinayedir (yani
çokluğu ifade etmek için sembolik bir rakam olarak zikr edilir). Kuran-ı Kerîm
de İnşikak Sûre-i Celîlesi 84/19 da &#8220;<strong>Le
terkebunne tabakan an tabakın </strong>/ muhakkak siz tabakadan tabakaya
yükseleceksiniz (bineceksiniz)&#8221; zikr edilir.</p>



<p>Her insanın hayatında Tin Sûresi 95/5 buyurulduğu gibi, &#8220;<strong>ahsen-i takvim</strong>&#8221; yaratıldıktan sonra bu yapıda aşağılara doğru bir iniş vardır…&#8221;<strong>summe radadnahu esfele safilîn / </strong>Sonra onu aşağıların aşağısına indirdi&#8221;. Bu iniş nefs yapısının giriş katında geçici olarak son bulur, burası hayatın başladığı &#8220;<strong>nefs-i emmare</strong>&#8221; mertebesidir. &#8220;<strong>Nefs-i emmare</strong>&#8220;ye nefs-i muallak da derler, çünkü burası havada asılı gibi duran, sabit olmayan bir yerdir. Ve hemen yanı başında bir &#8220;uçurum&#8221; vardır, nitekim &#8220;<strong>heva</strong>&#8221; (psikolojik tabiriyle libido, yani aşırı bencil arzular) &#8220;<strong>haviye</strong>&#8221; kelimesi ile akrabadır ve &#8220;<strong>haviye</strong>&#8221; uçurum demektir. Eğer söz dinlenmez, Rabb&#8217;imizin emir ve yasaklarına uyulmazsa, bu uçurumdan, nefsin daha da aşağılarında olan bodrum katlara düşülebilir. Ve burası, &#8220;<strong>belhum adall </strong>/ hayvandan da daha aşağı&#8221; (A&#8217;raf 7/179), &#8220;<strong>kıradaten hasiîn </strong>/ aşağılık maymunlar&#8221; (Bakara 2/65), &#8220;<strong>emvâtun gayru ahyâin </strong>/ hayatı hiç tatmamış ölüler&#8221; (Nahl 16/21) vb. menfi vasıflarımızın mekân tuttukları iç cehennemizdir. Psikolojide bunlara gölge denir. Her insan bu iç cehenneminin yanı başında varlığını sürdürür. Ama diyelim ki, buraya düşmedik, &#8220;<strong>nefs-i emmare</strong>&#8221; yani binanın giriş katında varlığımızı sürdürüyoruz, peki ne olur orada kalsak. Cevabı Mülk Sûre-i Celîlesi 90/1-2-3-4 buluruz, &#8220;<strong>la uksimu bi hazel beled </strong>/ bu bulunduğun yere and olsun&#8221; (1); &#8220;<strong>Ve ente hıllun bi hazel beled </strong>/ sen bu buraya sürüklendin, indirildin&#8221; (2); &#8220;<strong>Ve validin ve ma veled </strong>/ Doğurana da, doğurduğuna da andolsun ki&#8221; (3); &#8220;<strong>Lekad halaknel insane fi kebed </strong>/ Andolsun, biz insanı bu zorluk içinde yarattık&#8221; (4). Nefs-i emmare katında niye kalamayacağımız işte bu &#8220;<strong>kebed</strong>&#8221; kelimesinde gizlidir, çünkü &#8220;<strong>kebed</strong>&#8221; İ.Hakkı Bursevi Hz. lerinin (ks) Rûhu&#8217;l Beyan da şerh ettiği gibi, bir şeyin bir kaba konduğunda, artık o şeyin yapısından dolayı o kaba sığmaması ve bundan dolayı da sıkılması demektir. Yani Türkçesi Rabb&#8217;imiz bizi öyle yüksek vasıflarla donatmıştır ki, nefs-i emmare bize yetmez, istediğimiz kadar dekore edelim, süsleyelim püsleyelim, bir müddet sonra o varoluş mertebesi bizi ölesiye sıkmaya başlar. Ancak bir üst kata terfi ettiğinde (yükseldiğinde) insan, bir müddetliğine rahatlamaya başlar. Bir müddetliğine, çünkü hadis-i şerifte buyurulduğu gibi…&#8221;<em>bir günü bir gününe uyan kayıptadır</em>&#8220;. Lakin bu yükselme kesbî değil (insanın sadece kendi çabası ile) vehbîdir (Rabb&#8217;imiz inayet buyurursa yükseltir). <a rel="noreferrer noopener" href="https://lightningroulettegame.com/tr/" data-type="URL" data-id="https://lightningroulettegame.com/tr/" target="_blank">Çevrimiçi Lightning Roulette oyunu</a>, web sitesine göre, oturma sayısını rekreasyon başına 4 oyuncuya ve diğer tüm slot rekreasyon çeşitleri için üç oyuncuya indirdi. Aynı Surenin 11inci âyet-i kerîmesinde bu yükselmenin zorluğu &#8220;<strong>akabe</strong>&#8221; kelime-i tayyibesi ile ifade edilir ve &#8220;<strong>akabe</strong>&#8221; dik yokuş demektir. Ve bu dik yokuşu çıkabilmenin şartları Rabb&#8217;imiz tarafından dünyaya, insanlığa hizmet olarak açıklanır. Yani alan varoluş tarzından (Haben&#8221; zentriertes Dasein) veren varoluş tarzına (Geben zentriertes Dasein) geçmeden yükselme ve huzur yoktur. Peki, yükselirsek ne olur? Usulca iç cennetimize adım atmaya başlarız ve ölü gibi bir hayattan gerçek hayata geçeriz. Bu yükselmenin bize yaşattığı güzel duygulara ise nefs psikolojisinde &#8220;hâl&#8221; denir. Birkaç misal sunarsak, mesela gün batımında hissettiğimiz huşu, haşyet (Ehrfurcht), bir hayır işi eda ettikten sonra yaşadığımız derin iç huzur (<strong>sekîne</strong>), devamlı ümit ile geleceğe bakabilmek (<strong>reca&#8217;</strong>), şüphelerden kurtulup kazandığımız derin güven (<strong>itminan</strong>), bütün varlığa müteveccih (yönelik) muhabbet, merhamet yüzlercesinden bazı örnekler olabilir. Rabbimiz tarafından, söz dinlediğimiz takdirde, bize ihsan edilen bu hâller her türlü psikolojik rahatsızlığa iyi gelir, kronik evham hastasının tevekkül yaşadığında rahatladığı gibi.</p>



<p>Kur&#8217;ân-ı Azîmüş-şân&#8217;ın belki de en müjdeleyici âyet-i kerîmelerinden birisi Enfal 8/24 dür, </p>



<p>bakın hangi müjdeyi alırız…&#8221;<strong>Ya eyyuhellezine amenustecibu lillahi ve
lir resuli iza deakum lima yuhyikum, va&#8217;lemu ennallahe yehulu beynel mer&#8217;i ve
kalbihi ve ennehu ileyhi tuhşerun / </strong>Ey iman edenler! Size hayat verecek
şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah&#8217;ın ve Resulü&#8217;nün çağrısına uyun ve bilin ki
Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O&#8217;nun huzurunda
toplanacaksınız&#8221;. Dikkatinizi istirham ederiz, hem &#8220;<strong>emvâtun gayru ahyâin</strong>&#8221; yani hayatı
hiç tatmamış yarı ölü halinden kurtuluyoruz ve hem de Rabb&#8217;imizin teşrifi ile
müşerref oluyoruz. Peki, bu durumda artık, depresyon, evham, sıkıntı, takıntı…
kalır mı?</p>



<p>Fakat burada bir yanlış
anlamaya mahal vermeyelim, tabii ki biz de elzem olduğunda ilaç da kullanıyor, farklı psikoterapi metotları
tatbik ediyor lakin uzun vadeli bir düzelme için hayat tarzındaki bu değişimin
şart olduğuna işaret ediyoruz.</p>



<p>Tekrar kısa bir özet sunarsak, nefs-i idrak etmenin bizlere kazandırdığı
yenilikler…</p>



<ul class="wp-block-list"><li>Çok
mertebeli nefs yapısı / Multischichtige Struktur der Psyche</li><li>Üst
ve alt şuur-dışı Kategorileri (iç cehennem ve iç cennetimiz) / Obere und Untere Kategorien des Unbewussten</li><li>Bu yapıda tekâmül, yükselme
mecburiyeti / Entwicklungsnotwendigkeit auf höhere&nbsp;Daseinsstufen</li><li>Katlar
arası birer basamak gibi anlayabileceğimiz &#8220;hâl&#8221; ler / Feine, subtile Gefühlsvariationen als Zwischenstufen</li><li>&#8220;Kalb&#8221;in
nefs yapısındaki ehemmiyeti / Die zentrale Bedeutung des Herzens in der Nefsstruktur</li><li>Psikopatolojinin
bu yapıya göre yeniden değerlendirilmesi / Eine neue Definition der Psychopathologie bezüglich zur Nefsstruktur</li></ul>



<p>Kalb mevzusuna bu kısa makalede maalesef
derinliğine temas edemiyoruz ama çok kısa bir tanımını yaparsak kalb insan ve
Rabbi arasındaki rabıta (bağlantı) kapısı gibidir, bilgi işlem merkezi gibi
faaliyet gösterir (rasyonel aklın getirileri kalb de hikmet, marifet haline
tebdil olur), nûr kaynağıdır, ilhamat, fuyuzât, tuluat, varidat diye
adlandırılan ilahi haberler oradan gelir. Bu &#8220;kapı&#8221; hatalarımız
sebebiyle örtüldüğünde veya tıkandığında sıkıntı başlar, bu sıkıntıya &#8220;<strong>kabz</strong>&#8221; denir. Kuran-ı Kerim de 168
ayât-ı kerîme kalbi zikr eder.</p>



<p><em><strong>Modern psikoloji -içinde çok farklı yaklaşımları ve ekolleri barındırsa da- genel anlamda bu alanda mevcut olan insan tasavvuru ve bu tasavvurun üzerine inşa edilen teorik zemin bu disiplinin insana ve insanın sorunlarına yaklaşımını nasıl etkiliyor?</strong></em><br></p>



<p>Bilim tarihinin en büyük tenakuzlarından
(paradoks) birisi, 200 senedir var olan psikoloji ve psikiyatriye rağmen
insanlık nefs sağlığının (rûh sağlığı değil) hep daha kötüye doğru gitmesidir.
1900 lerde, USA verilerine göre % 2 lerde görülen depresyon bugün hususiyetle
hanımefendilerde % 40 lara yükselmiştir. Ergenlerde evham, kaygı 1950 lerden
1995 lere kadar % 85 artmıştır, bugün ise durum daha da vahimdir (J.Twenge, Ben
Nesli). Peki biz psikiyatr ve psikologlara bu nasıl ilim diye sorsalar ne cevap
vereceğiz? Hele hele somatik tıp ile karşılaştırırsak, durumumuzun fecaati daha
da meydana çıkar. Nefs yapısını bilmediğimizden dolayı ne bir önleyici
hekimliğimiz ne de uzun tesirli bir tedavi sistemimiz var, ilacı verip geçici
bir rahatlama sağlıyoruz ama ilaç kesilince eski duruma dönüyoruz.</p>



<p>İstisnalar tabii ki olabilir ama
&#8220;büyük resim&#8221; bu tabloyu gösteriyor.</p>



<p><em><strong>Bu yaklaşım teorik ve pratik düzlemde ne tür sorunlar doğuruyor?</strong></em></p>



<p>Bozulan psikolojik dengenin, iş günü kaybı, ilaç
ve tedavi masrafları… ile ekonomilere verdiği zarar dünya çapında bakıldığında
devasa miktarlar tutar (2011 verilerine göre USA da senede 113 milyar dolar
sadece tedavi masrafları). Ama daha da vahimi, en hassas grup olan ergenlerin
durumudur, dünyayı nasıl bir nesle teslim edeceğiz?</p>



<p><em><strong>Her bilim dalı zamana bağlı olarak gelişir, elde edilen her yeni bilgi bir sonraki bilgiye ulaşılmasına olanak sağlar. Özellikle psikoloji biliminin gelişmesinde teorik ve pratik alanların karşılıklı etkileşimleri önemli rol oynar. Bugün sizin de Nefs Psikolojisi kitabınızın ön sözünde bahsettiğiniz gibi, “Bedensel hastalıklara yönelik somatik tıbbın tersine, psikolojik sağlık alanındaki istatistikler ilerlemek yerine dehşet verici bir kötüleşme gösteriyor.” Sizce bu başarısızlığın altında ne tür sebepler yatıyor ve Modern psikolojinin bu başarısızlığın farkında olduğunu ve yeni yaklaşımlar arayışında olduğunu söyleyebilir miyiz?</strong></em></p>



<p>Makalenin başında bu durumun sebeplerini
açıklamaya çalıştık. 2inci sorunuza gelince, maalesef bazı istisnalar dışında
modern psikoloji ve psikiyatri bu başarısızlığı umumiyetle inkâr eder. Öncelikle bir bilim dalının,
özellikle akademisyenlerinin &#8220;biz bir şeyleri temelden yanlış yaptık&#8221;
demeleri çok zordur, büyük cesaret ister. 2inci sebep ise, paralel bir din
haline dönüşmüş materyalist, ampirik, indirgeyici (reduktionist) paradigmanın bütün ilahi olana karşı katı inadıdır. Bakın, aklı apış arasına sıkışmış
Freud&#8217;un teorileri o akademide kabul görür ama dinden, maneviyattan söz
edildiğinde aynı kişiler neredeyse panik yaşarlar.
Hele hele Türkiye de bu durum daha da vahimdir,
&#8220;klüpçülerin&#8221; sıkı kontrolü altında olan bu alan, dışardan
hiçbir müdahale kabul etmez.</p>



<p><em><strong>Modern psikolojinin kendi paradigması içerisinden üreteceği cevapların yanı sıra bu paradigmayı reddeden ve teorik düzlemde Modern psikolojiden ayrıştırma gösteren İslami psikoloji ve Nefs psikolojisi gibi bazı yaklaşımlar da dünyada mevcut. Bu alandaki çalışmalar ne durumda? Yeterli teorik düzlem sağlandı mı? Teoriler pratikte karşılıklarını bulabiliyor mu?</strong></em></p>



<p>Son olarak &#8220;Islamic Psychology&#8221; adı
altında İstanbul&#8217;da, Sabahattin Zaim üniversitesinde milletlerarası katılımlı
bir toplantı vuku buldu. USA da ve İngiltere de bu mevzuya ciddi bir şekilde
yönelen araştırmacılar var. Tasavvuf ile irtibatlı olarak &#8220;Sufi
Psikolojisi&#8221; diye bir cereyan zaten 40 senedir mevcut. Ama yeter mi
derseniz, âcizane görüşüme göre hiç yetmez, çünkü modern psikolojinin zaafı sebebiyle
önümüzde duran, mesela &#8220;sanal bağımlılık&#8221; gibi meseleler acil çözüm
gerektiriyor. Kalb psikolojisi anlaşılmadan sanal bağımlılığın verdiği zarar
anlaşılamaz. Bu mevzuda tecrübelerim beni şöyle bir düşünceye sevk etti, biz ne
yaparsak yapalım, psikoloji ilmi çatısı altında bir yere varamayız, hep
küçümsenip, ciddiye alınmayacağız. Peki, bu durumda niye artık
&#8220;psike&#8221; yi bir tarafa bırakıp &#8220;Nefs İlmi&#8221; demeyelim? Niye
üniversitelerde yeni enstitüler, fakülteler kurulmasın? İşte galiba bu kökten
yapısal değişimin arefesindeyiz.</p>



<p>Bahusus fakir haddim olmayarak, Kur&#8217;an-ı
Azimüş-şan&#8217;ın, bir &#8220;Psikolojik Tevil Denemesi&#8221; çalışmasına tevessül
ettim ve kabım aldığınca yarısına geldim. &#8220;Delilli / kanıtlı
Psikoloji&#8221; veya İlm un Nefs&#8217;in ancak ayât-ı kerîmelerin psikolojik manası
anlaşıldığında yerine oturacağı kanaatindeyim. Ayrıca &#8220;ilim kendi
bilmektir&#8221; veciz sözünden hareketle bu çalışma içinde olanların,
kendilerinin de uygun terapistler tarafından öğrenim analizi ve grup terapisi
almalarını tavsiye ederim. Modern psikolojinin bazı olumlu yönlerini kabul
etmemizin sakıncası yok.</p>



<p><em><strong>Biraz daha spesifik sorular soracak olursak&#8230; Siz eğitiminizi ve çalışma hayatınızın bir kısmını Avrupa’da tamamladınız. Hasta profilleri incelendiğinde, Avrupa’daki ve Türkiye’deki psikopatolojinin yaygınlığı ve tezahür şekli birbirinden farklılaşıyor mu? Örneğin, Avrupa’da yaşayan göçmen ve göçmen kökenlilerin tutulduğu psikolojik rahatsızlıklar ve yayılımları çoğunluk topluma kıyasla farklılık arz ediyor. Eğer psikopatolojide böyle farklılıklar mevcut ise, bunları nasıl değerlendirmek gerekir?</strong></em></p>



<p>Umumi manada, depresyon, evham, obsesyon,
şizofreni, çift kutuplu mizaç rahatsızlığı gibi
ağır patolojilerde İsviçre ve Türkiye arasında fazla bir fark
gözetmedim. Bodrum&#8217;a gelip yerleştiğimde beni şaşırtan şeylerden birisi de
buydu. Alkol bağımlılığı, istatistiklerin gösterdiği gibi, Bodrum&#8217;da bile! Avrupa&#8217;ya
göre daha düşük, İslam &#8220;kalkanı&#8221; hala korumaya devam ediyor. Göçmenlerin durumu ise, özellikle
parçalanmış ailelerin dramı sebebiyle, eskisine göre daha iyi olsa da, yine de
vahim. Esas mesele insanın sevgi ihtiyacı ve bu ihtiyaç tatmin olmadığında
gösterdiği acı. Çekirdek aile ise bu sevginin yaşandığı ilk kaynak, sonrada
büyük aile yani dedeler, nineler, halalar…
geliyor. Köyden şehire göç ile insanların yaşadıkları ilk travma, geniş alandan
dar alan psikolojisine geçiş ve anne babaların iş sebebiyle yoksunluğu. Buna
büyük ailenin de o dar alanda var olamadığını eklersek, çocuklar eskiye oranla
sevgisiz büyüyorlar.</p>



<p>Uluslararası psikopatolojiyi etkileyen bir
başka tesir ise, belki sizi şaşırtacak, edeb.</p>



<p>Edepsiz toplumlarda küçük patolojiler (kişilik
bozuklukları, şiddete temayül, aldatma, kumar, madde ve diğer bağımlılıklar…)
daha da artıyor. Bu manada hakkiyle yaşanan İslam (sadece yatıp kalkma, aç
kalma değil, hayatın her anında hayat tarzı olarak yaşanan İslam veya Kur&#8217;anî
tabiri ile &#8220;<strong>ekimus-salate</strong>&#8221;
hali) bütün insanlık için bir hayat sigortası gibidir.</p>



<p><em><strong>Avrupa’da yaşayan azınlık Müslümanlar sosyal düzlemde ayrımcılık, ırkçılık, İslam karşıtlığı, yabancı düşmanlığı gibi stresörlerle mücadele etmek zorunda kalabiliyor. Bireyin kendi ile ilişkisinden ziyade birey-birey, birey-toplum ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda bazı çıkmazlar mevcut olabiliyor. Bu bağlamda hastalıklı toplumun iyileşmesini beklemek, toplumu terk etmek ve kalıp savaş vermek arasında azınlık gruplar git-geller yaşayabiliyor. Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? Toplumun iyileşmesi mümkün mü? İnsanın o toplumda kalıp bu tür kalıplarla yüzleşmesi mantıklı mı?</strong></em></p>



<p>&#8220;Hastalıklı toplum&#8221; derken zannederim
özellikle batı medeniyetinin günkü halini kast ettiniz. Evet, size katılıyorum
batı büyük bir medeniyet krizi yaşıyor. Sebebi ve neticeleri üzerine biraz
tefekkür edelim… Makalenin başında söz ettiğimiz gibi bu krizin asıl sebebini
Hristiyanlığın çöküşünde aramak lazım. Her dinde hakla batılı ayıran bir ilahi
değerler toplamı mevcuddur (İslam da &#8220;Furkan), İncilin bozulmuş
nüshalarından bile feyz alarak Hristiyanlar, kilisenin bazı büyük hatalarına
rağmen bugünlere göre, daha edeple, güzel ahlakla, hayır hasenat yaparak
yaşamasını bilmişlerdir. Ama din çökünce doğru ile yanlışı ayırt etmek için
batı insanının yönelebileceği ilahi referans silinmiş, yerine &#8220;akıl&#8221;
geçmiştir (aydınlanma hareketi) ve akıl da ilahi bağlantısı kesilince şeytanın
en kolay nüfuz edeceği yerdir. Bakın bugün hayat tarzı farkları nedeniyle
anlaşamadığımız bir Alman&#8217;ın mezardan çıkmış büyük dedesi veya ninesi ile
karşılaşsaydık (Urgrossmutter oder -vater) aramızda ne baş örtümüz ne de diğer
manevi değerlerimiz konusunda büyük sıkıntı yaşanırdı. Onlar tam tersine
torunlarına bakıp, siz nasıl bu hallere geldiniz, derlerdi. &#8220;Furkan&#8221;ı
kaybetmekle batı insanı maalesef dünya tarihinde, bu yaygınlıkta görülmemiş,
bir zulüm ve sömürü düzeni kurmuştur. İnsanlık
ailemizin bu uzak kuzenleri, 400 senedir dünyayı sömürürler ve biriktirdikleri
bu zenginliğin kaynağı alenen hırsızlıktır.
Sömürü Afrika örneğinde gördüğümüz gibi, çok uluslu şirketler tarafından
hala, çeşitli kamuflajlar altında devam ettirilir.
Bu &#8220;medeniyet&#8221; çöp denen şeyin, çevre kirliliğinin, ekolojik
dengenin bozulmasının, kitlesel imha silahlarının (Atom bombası) ve ırkçılığın
da mucididir. Sadece İngilizler
Hindistan&#8217;da 20 inci asırda 29 milyon insanı katl etmişlerdir (Johann Hari, The
Independent 2006). Dünya çapındaki genel rakam yine sadece son yüzyıl için 174
ila 223 milyon arasında tahmin edilmektedir.</p>



<p>Fakat &#8220;kredi&#8221; artık tükenmiş, balo
salonlarında insanlar hala güle oynaya dans etseler,
kafayı çekseler, bu gemi asla
batmaz deseler de, &#8220;Titanik&#8221; (batı medeniyeti) batmaya başlamıştır. Bir Afrika atasözü
&#8220;ardında ne olduğunu bilmediğin bir duvarı yıkma&#8221; der ve bu duvar
(yani ilahi koruma, &#8220;Furkan&#8221; duvarı) artık yıkıldığı için rezillik de
gittikçe artacak gibi görünmektedir. Aile
müessesinin çökmesi, sapıklığın her türlüsü, eşcinselliğin bırakın utanılacak
bir şey, fazilet haline gelmesi,
sübyancılık… Son istatistikler USA da ki eşcinsel ilişki oranlarında büyük bir
artış gösterir, 1994 lerde 18 yaş
üstü kadın ve erkeklerde % 4,3 olan ilk eşcinsel temas oranı 2016 da kadınlarda
14,2 ve erkeklerde 8,4 e yükselmiştir (General Social Survey; J.Twenge, ). Neticede gözümüzde bazen
büyüttüğümüz bu &#8220;medeniyet&#8221;, bazı filozofların söylediği gibi
insanlık tarihinde dünyanın başına gelmiş bir &#8220;kaza&#8221; dır (Unfall in
der Weltgeschichte). Evet onlar da yukarıda izah ettiğimiz insanın 4 hakikatini
taşırlar, yani potansiyel olarak
&#8220;Hazret-i İnsan&#8221; dır ama bu kardeşler çok yaramaz ve mağrurdurlar
(Stolz und Arrogant). Peki, ikinci
sorunuza gelirsek, biz bunların arasında ne yapacağız?
Akla iki çözüm geliyor, ya tası
tarağı toplayıp ana yurda göç etmek, ya da bunlarla yaşamaya devam etmek. Tabii ki bu arada Türkiye&#8217;nin bazı
bölgelerinin &#8220;rezillikte&#8221; Avrupa&#8217;yı aratmadığını da söyleyelim. Fakat
nispeten sahillerden uzak küçük şehirler de daha hala edepli, gelenek
göreneklere saygılı bir hayat sürdürmek mümkün görünüyor. Mesela Kayseri örneğini verebilirim. Eğer kalacaksak,
o zaman İslâmî değerlerimize daha fazla sarılmak ve hakiki manada İslâmı
yaşamamız lazım. Evet, İslâm &#8220;kalkan&#8221; ı korur ama hangi İslâm?
Kesinlikle asgari tapınma ritüelleri ile yaşanan &#8220;kıldım beşi, yedim aşı,
yattım aşağı&#8221; yaşanan İslâm değil. Cehdimizi (çabalarımızı) arttırıp,
bütün insanlık için yegâne örnek olan, Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed
Mustafa&#8217;nın (asv) hayat tarzını tahkik edip (araştırıp) hayatımızda uygulamamız
lazım. Nafile namazlar (nafile faydalı demektir), oruçlar, olabildiğince sık, ailece eda edilen umre ziyaretleri,
sistematik hayır faaliyetleri (gründliche Wohltatsaktivitaeten) şarttır. Bakın İslâm bir tapınma ritüelleri
toplamı değil, inceltilmiş bir hayat tarzıdır,
hayatın her ânında yaşanır, tuvalete
girip çıkarken bile sol ayakla girilir, sağ
ayakla çıkılır, bir müslüman
abdestsiz gezmemeye gayret etmelidir,&nbsp; abdest aldıktan sonra abdest duaları okunur, havlu ile kurulanırken de, Kadir
Sûre-i zikr edilirse, nûrun alâ nûr olur. Ancak
böyle bir çaba içine girersek, bu delirmiş, zıvanadan çıkmış toplumda var olmak
mümkün görünüyor.</p>



<p><em><strong>Batı’da yükselen bu düşünce tarzları bir açıdan aslında yeni değil. 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan kıyımlar ve kayıplar bize bu düşüncelerin yeni olmadığını ve sürekli tekrar edegeldiğini gösteriyor? Irkçılık, ayrımcılık, din düşmanlığı gibi davranışların kolektif bir düşünce tarzı halini alması ve giderek meşrulaşması sizce nasıl bir psikolojinin ürünü?</strong></em><br></p>



<p>Aslında bu sorunun cevabını yukarıda verdik ama
kısaca yine temas edelim. Irkçılık ve ayırımcılık insanın derinliklerinde yatan
aczin, zavallılığın ifadesidir. Psikolojide karşısındakini yetersiz küçük
görme, alaya alma duyguları, insanın kendi derdini dışarıya yansıtması
demektir. Bakın Cenab-ı Pîr, Sultan ul Aşikin Hazret-i Mevlânâ (ks) ne güzel
buyuruyor, &#8220;başkasında gördüğün kusurlar senin kusurlarındır&#8221;. Demek
ki bu ırkçılıkta aşırı gidenler çok zavallı, hasta yardıma muhtaç insanlar, tedaviye
gelseler ne güzel olurdu!</p>



<p>Ayrıca Kur&#8217;an-ı Azimüş-şan bu meselenin cevabını
şöyle veriyor…&#8221;<strong>inne ekramekum indallâhi etkâkum </strong>/ Allah katında en
üstün olanınız, O&#8217;na karşı derin bir sorumluluk şuuruna (takva) sahip
olanınızdır&#8221; Hucurat 49/13. Hadis-i şerif ise şöyle buyuruyor…&#8221;“<em>Allah indinde en şerefliniz takvada en ileri
olanınızdır. Arabın Arab olmayan
(acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arab
olmayanın da Arab üzerine bir üstünlüğü yoktur.
Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz
derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük
sadece takvâ iledir</em>” (Ahmed b. Hanbel, bk.
el-Müsned).</p>



<p>Yani bu hakikati anlasalar, kabul etseler, bütün
bu ırkçı kardeşlerimiz, zavallılıktan kurtulup, Hazret-i İnsanlıklarını
tekrardan bulma şerefine nail olacaklardı.</p>



<p><em><strong>Her ne kadar İslami Psikoloji/Nefs Psikolojisi gibi yeni yaklaşımlar mevcut olsa da Avrupa’da tam anlamıyla pratik alandaki yansımalarını görmek için biraz zamana ihtiyaç duyacağız sanırım. Bu arada özellikle Modern Psikoloji kültürel ve bireysel farklılıkların da tedavi/hastalık sürecinde etkisini kabul etmiş durumda. Özellikle Almanya gibi büyük göç alan ülkelerde Kültürlerarası psikoterapi gibi dine ve kültürel farklılıklara odaklanmış yeni bir psikoterapi alanı ortaya çıktı. Ve terapilerin anadilde gerçekleşmesi için öneriler ve iyileştirme çalışmaları yeterli olmasa da mevcut. Gene Modern psikolojinin içinden gelişen bu yeni terapi imkanlarının Avrupa bağlamında geçici de olsa hastaların iyileşmesine katkıda bulunabileceğini düşünüyor musunuz? Yoksa kökten değişim hemen ve şimdi şart mı?</strong></em></p>



<p>Bakın yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi insanın
nefs ülkesinin haritasını veya nefs binasının planını bilmeden
&#8220;psi-koloji&#8221; olmaz. Tabii ki &#8220;etno-psikoloji / psikoterapi&#8221;
gibi arayışlara müspet bakarız, demek ki biraz ilerleme var. Mesleğini gayret,
samimiyet, muhabbet, tevazu, edeb… ile eda eden bir terapist de, geçici olarak
acının dinmesine vesile olabilir. Ama &#8220;psike&#8221; artık yetmiyor, burada
hiç bir şüphe yok, 200 senedir devam eden bu şaşılığın artık sona ermesi lazım,
çünkü kaybedecek zamanımız kalmadı.</p>



<p>Önümüzde &#8220;sanal bağımlılık&#8221; gibi acilen
çare üretmemiz gereken devasa problemler var. Bahusus bu mevzuda J.Twenge&#8217;nin
son kitabı &#8220;İnternet Nesli&#8221; ni hararetle tavsiye ederim, her
ebeveynin okuması elzem olan bir kitab.</p>



<p>Efendim âyet-i kerîmede &#8220;<strong>la
taknetu min rahmetillah </strong>/ Allah&#8217;tan ümidinizi kesmeyin&#8221; (Zümer 39/53)
buyuruluyor, demek ki Rabb&#8217;imiz en zor anlarımızda bile bizimle, ümidimiz kayb
etmeden mücadeleye devam edeceğiz inşaalah.</p>



<p>İnayet-i Rabb&#8217;ul Âlemin, şefaat ve hatta aşk-ı
Resulullah üzerimize sayeban ola, himmet-i Evliyaullah daim, demler sefalar
ziyade ola.</p>



<p>Muhabbetle,</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.drmustafamerter.com/mustafa-merterle-soylesi-perspektif-subat-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
