<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nefs Psikolojisi &#8211; Mustafa Merter</title>
	<atom:link href="https://www.drmustafamerter.com/category/nefs-psikolojisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.drmustafamerter.com</link>
	<description>Nefs İlmi</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Aug 2022 14:06:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Söyleşi: Cins Dergi Ekim 2019</title>
		<link>https://www.drmustafamerter.com/soylesi-cins-dergi-ekim-2019/</link>
					<comments>https://www.drmustafamerter.com/soylesi-cins-dergi-ekim-2019/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[npYonetici]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 16:09:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nefs Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[2019]]></category>
		<category><![CDATA[cins dergi]]></category>
		<category><![CDATA[ekim]]></category>
		<category><![CDATA[islam]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa merter]]></category>
		<category><![CDATA[nefs psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psychology]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.drmustafamerter.com/?p=7626</guid>

					<description><![CDATA[Söyleşiyi yapan: Neşe Kutlutaş Kavramı ilk defa duyacak olanlar için Nefs Psikolojisi&#8217;ni açıklar mısınız? Psikoloji, insanın mânevi yapısını araştıran ve sıkıntılarına çare bulmaya çalışan ilim demektir. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Söyleşiyi yapan: Neşe Kutlutaş</strong></p>



<p><strong>Kavramı ilk defa duyacak olanlar için Nefs Psikolojisi&#8217;ni açıklar mısınız?</strong></p>



<p>Psikoloji, insanın mânevi yapısını araştıran ve sıkıntılarına çare bulmaya çalışan ilim demektir. Bu ad altında böyle bir ilme insanlık tarihinde ancak 1750’li yıllardan itibaren Avrupa’da rastlanır; daha önceleri psikolojinin vazifelerini din kurumları yerine getiriyordu. Fakat Hristiyanlığın 500 senedir yaşadığı büyük kriz ile din kurumu çökünce insanlar dînin verdiği rahatlığı başka bir kaynaktan aramışlar ve psikoloji böylece doğmuştur. Fakat burada şöyle garip bir durum vardır; dîni ve tanrısı ile kavgalı Batı insanı, bir yaratıcısı olduğunu unutmuş ve kutsal metinlere yönelmeden tamamen kendi aklına güvenerek insanın mânevi yapısı konusunda fikirler yürütmeye başlamış, bazı doğrular söylense de inanılması zor bazı spekülatif saçmalıklar da öne sürmüştür. Bunlardan birisi mesela, psikanaliz ekolünün kurucusu Sigmund Freud’un, “İnsanın aslı kötüdür, bebek çok yönlü sapıktır” zırvalarıdır. Hâlbuki biz Müslümanların Tin Sûre-i Celîle’sinden bildiğimiz gibi, her insan “ahsen-i takvîm” yani en güzel kıvam ve bileşimde yaratılmıştır. Batı psikolojisi ile Nefs Psikolojisi veya daha doğru bir tabirle “nefs ilmi” arasındaki ana fark, bizim insan üzerine ileri sürdüğümüz her ne ise, onu nasslara (Kur’an-ı Kerîm âyetlerine ve hadîs-i şerîflere) dayanarak söylememizdir. Evimize bir çamaşır makinası bile alsak kullanma kılavuzunu okuruz. Batı insanı, tâbiri affedin, bir “yapımcısı” olduğunu unutmuş ve kılavuzu okumadığı için insanı bu hâle getirmiştir. Nitekim biz psikolog ve psikiyatrlar 200 senedir varız ama ne hikmetse insanlığın ruh sağlığı hep daha kötüye gidiyor. Bizim için ise “kullanma kılavuzu” Kur’ân-ı azîmü’ş-şândır ve insanın nefs yapısı oradan öğrenilir. Nefs bir mânâda psikoloji kelimesinin ilk yarısını oluşturan “psike” ile aynı mânâya geliyor gibi görünse de kıyas kabul etmeyecek kadar daha zengin bir içeriğe sahiptir. Mesela Sigmund Freud psikolojisinde “psike” denizde yüzen bir buzdağına benzetilir, İslâm ve tasavvuf geleneğinde ise nefs; sembolik olarak, idarecisi, yasaları olan bir ülke gibi anlatılır. İbn Arabî (k.s) &#8220;İnsan Memleketinin Islahı Hakkında İlâhî Tedbirler&#8221; kitabında bütün bu ayrıntıları açıklar. Yine Hz. Mevlânâ (k.s) nefsi, Mesnevî-i Şerîf’inde çok katlı bir binaya benzetir; ve zaten bütün Mesnevî bir açıdan psikoloji kitabı gibidir. Çok kısa bir özet cümle ile nefsi tanımlarsak, “İlahi kökenli, akıllı yasalar tarafından yönetilen, kendi kendini düzeltme potansiyeli taşıyan, yarı bağımsız bir sistem” diyebiliriz. Psikoloji, insanın mânevi yapısını anlama ilmidir; psikoterapi ise mânevi acılar çeken insanı tedavi etme demektir. Az önce bahsettiğimiz gibi bu ilim ilk defa Avrupa’da 1750’lerden itibaren meydana çıkmış ve farklı kollara ayrılmıştır. Burada aklımıza şu sual gelebilir, niye bu tarihten önceleri yoktu? Aslında vardı, ama bu isim altında geçmiyordu; nitekim bütün dinler kendi çatıları altında insanın mânevi yapısına temas etmişler ve telkin metodları geliştirmişlerdi. Bizim İslâm mâneviyat geleneğimizde Farabî (k.s), İbn Sina (k.s), Rağıb el Isfahanî (k.s), İmam Gazzâlî (k.s), İbn Rüşd (k.s), İbn Arabî (k.s), Mevlânâ Celâleddin Rûmî (k.s), A. Keşanî (k.s) ve diğer tasavvuf büyüklerinin eserleri tetkik edildiğinde, bu isim altında zikredilmese de çok derin bir psikolojik bilgi birikimi olduğunu müşâhade ederiz. Fakat rûh, kalp, nefs gibi mefhumlara yüklenen farklı mânâlar ve kullanılan farklı tanımlar sebebiyle insanın psikolojik yapısı üzerine müşterek bir görüş oluşmamıştır. Ayrıca yukarıda isimlerini zikrettiğimiz Farabî (k.s), İbn Sina (k.s), İbn Rüşd (k.s) gibi öncüler, Eflatun ve Aristo’nun felsefi yaklaşımlarından büyük ölçüde etkilenmiş ve esas kaynak Kur&#8217;ân-ı azîmü’ş-şân biraz arka planda kalmıştır; bu, fakîrin şahsî görüşümdür. Ancak İbn Arabî (k.s), Mevlânâ C. Rûmî (k.s) gibi mutasavvıflar devreye girdiğinde, nefs yapısının yapısal ve işlevsel modeli ortaya çıkmaya başlamıştır. Aynı Ekberî (İbn Arabî) gelenekten gelen Abdurrezzak Keşanî (k.s) ise Kur’ân-ı azîmü’ş-şân&#8217;ın iş&#8217;arî esaslara dayanan te&#8217;vilinde, nefsi bütün ayrıntıları ile âyet-i kerîmelerden hareketle açıklar.</p>



<p><strong>Modern psikolojideki ego ile tasavvuftaki nefs ve birçok spiritüel öğretide insanın kendisini tanıması için tavsiye edilen meditasyon çalışması ile tasavvuftaki müşâhade, işlevsel ve ontolojik olarak birbirine denk düşen kavramlar mıdır?</strong></p>



<p>Az önce yaptığımız açıklamadan sonra, ego (ene) ve nefsi denkleştirmenin uzaktan yakından mümkün olmadığını zaten anladık.  Meditasyon bize göre tefekkür demektir ve tefekkür ancak rahmânî olursa netice verir; duyular keskinleşir, müşâhade, basîret, ferâset, mükâşefe, rü’yet gibi hâller Rabbimiz tarafından ihsan edilebilir. Dikkatinizi istirham ederim, bu hâller kesbi değil vehbîdirler yani “ben yaptım” ile olmaz, verilirse yaşanır. Ve rahmânî hâller zaman içerisinde, eğer söz dinlenirse “makâm” hâline dönüşür, yani hemen silinip gitmezler. Fakat kendi başına yapılan meditasyon benzeri uygulamalarda yaşanan hâller, özellikle edeb kaidelerine uyulmadığında, buz üzerinde yazı gibidir, güneş çıktığında buharlaşırlar. Yani “Allah”sız, “Muhammed”siz (sallallahu aleyhi ve sellem), edebsiz mânevî gelişim olmaz; sonu hüsrandır.</p>



<p><strong>Maddenin ötesinde bir hakîkat olduğu düşüncesi tasavvufta olduğu gibi yeniçağ spiritüel hareketlerinde de mevcut, iki olguyu birbirinden ayıracak sınır nerede çizilir?</strong></p>



<p>Tasavvufta “bilme” üç aşamada değerlendirilir; akılla bilme (ilme’l yakîn), bizzat görerek bilme (ayne’l yakîn) ve hakkıyla bilme (hakke’l yakîn). Mesela coğrafya ilminden Konya diye bir şehir olduğunu biliriz, sonra oraya gidip gördüğümüzde bu bilgi daha derinleşir, ama orada yerleşmeye karar verirsek artık “Konyalı” oluruz. Yeniçağın sözde spiritüel hareketleri akıl ile çok bildiğini iddia eder, sayısız kitap yayımlanır, ama bütün bu spiritüel bilgi birikimi, insanı “ayne’l yakîn” ve “hakke’l yakîn” hâline hiç ulaştırmadığı için işe yaramaz ve hatta enaniyet, spiritüel narsizm oluşturduğu için, insan zaman içerisinde başladığı durumdan daha kötü hâle gelir. Şimdi de pek akıllı olduğumu iddia edemem ama seneler önce tam cahiliyet zamanlarımda ben de bu yoldan geçtiğim için bunları tecrübelerime dayanarak söylüyorum.</p>



<p><em>İNSANIN ESAS BİLGİ İŞLEM MERKEZİ BEYİN DEĞİL, MANEVİ KALPTİR </em></p>



<p><strong>İdrak etmeye dair bir eylem olan tefekkürün merkezi neresidir, akıl mı kalp mi? </strong></p>



<p>Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de takriben 168 âyet-i kerime mânevi kâlbi anlatır ve bu geçit yerinin ehemmiyetine işaret eder. Mesela mübârek Araf sûresi&#8217;nin 179. âyet-i kerîmesinde &#8230; &#8220;Gerçek şu ki biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayanlar…” buyurulur ve bunlar “belhum adall” yani hayvandan daha aşağı varlıklar olarak tanımlanır. </p>



<p><em>Batı psikolojisi ile nefs psikolojisi veya daha doğru bir tabirle “nefs ilmi” arasındaki ana fark, bizim insan üzerine ileri sürdüğümüz her ne ise, onu nasslara (Kur’an-ı Kerîm ayetleri ve hadis-i şerifler) dayanarak söylememizdir.</em> </p>



<p>Daha derinlere inersek mesela İbn Arabî Hazretleri Tedbiratı’l İlahiyye’sinde çok güzel bir mecazla bu durumu şöyle ifade eder: &#8220;Ve bahr-ı rûhaniyyet temevvüc ettiği vakit sahil-i kalbe çarpar. İnsan rûh-i kudsî cihetinden bu hâli müşâhid olduğu vakit, Zât-ı Hakk&#8217;a müteallik olup başkalarının muttâli olamayacağı ulûmu öğrenir.” Yani bugünün insanının mâalesef daha kolay anlayacağı bir dille açıklarsak; beş duyu vasıtasıyla beynimize ulaşan veriler, fikir dalgaları oluşturur ve bunlar ancak mânevi kâlbe vardığında orada ilâhi bilgilerle buluşur, yarım kalmış daire tamamlanır ve biz eşya ve insanın hakikatine vakıf olmaya başlarız. Daha da teknik bir tabir kullanırsak, insanın esas bilgi işlem merkezi beyin değil, mânevi kalptir. Türkçe ne söylersek itibara alınmadığı için bir de latife olsun diye Frenkçesini söyleyelim de Rabbimiz tesir halk eylesin&#8230; &#8220;The primary human information processing center is not the brain but the spiritual heart.&#8221; Fakat iş burada da bitmez; mânevi kalp aynı zamanda esas haz sistemidir, beyin sapında bulunan ve dopamin hormonu salgılayarak insanın haz almasını sağlayan haz sistemi ikincil bir öneme sahiptir. <a rel="noreferrer noopener" href="https://hit-slots.com/tr/" data-type="URL" data-id="https://hit-slots.com/tr/" target="_blank">çevrimiçi casino hit slotları</a>, üç oyuncuya izin veren rulet oyunları dışında, çevrimiçi oyun başına oyuncu sayısını 4 ile sınırlayan bölücülere sahip oyunlarında. Yoksa insanların imânları, idealleri uğruna hayatlarını bile feda edebilecekleri işlere tevessül etmelerini açıklayamazdık. Yine bir latife yapalım, acaba kalpten dopamin yerine “nûr-âmin” mi salgılanır! </p>



<p><strong>Teknoloji “hız”la gelişiyor önermesinden yola çıkarsak; sabrın bir erdem olduğunu unutturacak kadar vazgeçilmez hâle gelen bu “hız”la insan nereye yetişmeye çalışıyor, vardığı yerde onu ne bekliyor? </strong></p>



<p>Psikoloji insanın temel kaygısının ölüm fikri olduğunu söyler. Her insan doğduğu andan itibaren, peşinden kendisini gölgesi gibi izleyen ölüm korkusunu görmek istemez ve ölümden kaçar; onu bilinçdışına atar. Yani biz bu “hız”la bir yerlere yetişmeye çalışmıyoruz, aslında bizi gölgemiz gibi izleyen ölümden kaçıyoruz. Bu ölüm fikrinin karşı kutbunda ise ebedî olma arzusu vardır ve hırsla maddiyata, dünyaya sarılarak insan ölümsüz olabileceği vehmine kapılır. Aynen cennette şeytanın Âdem aleyhisselâm ile Havva validemizi kandırdığı gibi. O şeytan ki belki de yaratılış macerasının ilk aydın materyalistidir, çünkü insanın önünde secdeye varmamasını şöyle açıklar&#8230; &#8220;Beni ateşten onu ise topraktan yarattın.” Hâlbuki insan zaten ebedîdir; “rûh artı beden” (rûh meal cesed) yaratılmışlıkta fâni yani geçici olan bedendir, ama “rûh” bize ebedî olan Rabb&#8217;imizden ihsan edildiği için ölüm yanına bile yaklaşamaz. İşte bu yakıcı maddi yapısından, daha yaşarken rûhuna doğru yükselen insan, ölmeden evvel defalarca ölerek (yani bencil arzu ve isteklerini terk ederek) sahip olma, hükmetme, tüketme hastalıklarından kurtulur; yavaşlar ve itidalli, temkinli bir hayat yaşamaya başlar. </p>



<p><strong>Nefs Psikolojisi açısından baktığımızda sosyal medyanın vazgeçilmezliğini bireyin sürekli ve histerik bir şekilde görülme, “beğenilme”, dolayısıyla onaylanma bağımlılığı olarak tanımlayabilir miyiz? Cevabınız evetse, insan ruhunda tahribata yol açabileceğine inandığım bu bağımlılığın önüne geçmenin yolu nedir? </strong></p>



<p>Sosyal medya küresel iletişim ağı maalesef farklı sebeplerle, bazı faydaları olsa da, gittikçe özellikle gençlerimizde müşâhade ettiğimiz gibi zamanın boşa harcandığı ve hatta oradan filtre edilmeden akan rezilliklerle ciddi mânâda zararlı bir ortama dönüşmüştür. Sırf kâr amaçlı olarak sadece görülme, beğenilme ihtiyacı değil, insanın hırs, şehvet, bencillik, gurur, kibir, hased vb&#8230; yani bütün nefsâni zaafları azdırılır.  Ekran zamanı “akıllı” cep telefonları vasıtasıyla sürekli arttığı için, insanlar artık sanal bir dünyaya hapsolmuş gibi yaşarlar, tıpkı Matrix filminde insanların bir bilgisayar programına sokulduğu gibi. Jean Twenge’nin bu yıl yayımlanan İnternet Nesli kitabının önsözünde bu mevzuya ve alınabilecek tedbirlere işaret ettim. Öncelikle bilmemiz gereken, belki de insanlık tarihinde gördüğümüz en büyük, küresel çapta bir tehlike ile karşı karşıya olduğumuzdur. Fakat bu mevzuda uyarılmışızdır; tek gözlü Deccâl ile ilgili hadis-i şerifleri, canavar gibi bir varlığın ortaya çıkması olarak değil de insanı felakete sürükleyen, gözünü ondan ayıramadığı, onu bir Rabb gibi gördüğü bir nesne olarak niye anlamayalım? Fahr-i Kâinat Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: “Hz. Âdem’in yaratılışından itibaren kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccal’den daha büyük bir hâdise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur.” Sözlüklerde verilen mânâya göre Deccâl, “Yalancı, hilekâr; zihinleri, gönülleri, iyi ile kötüyü, hak ile bâtılı karıştıran, bir şeyi yaldızlayıp gerçek yüzünü gizleyen, bucak bucak her yeri dolaşan müfsid (ifsad eden: bozan) ve mel’ûn (lanetlenmiş) bir kişidir”. Bu tanım bize neyi hatırlatıyor? Peki, bütün bu uyarılara, yapılan bilimsel araştırmalara, istatiksel verilere rağmen niye mücadele veremeyiz, cevap çok kısa ama acı; hepimiz ashâb-ı Matrix olduk, hatta daha da vahimi Deccâl’e âşık olduk. Abartıyor demeyin, sevgililer bile artık beraber olduklarında birbirlerinin yüzlerine bakmıyorlar! Sanki bizi hipnotize etmiş gibi elimizden o makinayı düşürmüyoruz. Bu durumda ferdî olarak ilk adım, mücadele verecek kişinin akıllı telefonundan vazgeçmesi. Bakın bir istatistik yapsak ve insanlara sorsak, en akıllılarımız da dâhil kaç kişi vazgeçebilir diye, sonuç ne çıkar tahmin edebilirsiniz sanırım. Ama yine de ümitsizliğe düşmeyelim, insanın daha tükenmemiş akl-ı selîmine güvenelim ve hem devletin ve hem de STK’ların bütün imkânlarını seferber ederek bir mücadele başlatalım. Yalnız Matrix filminde olduğu gibi “Neo” lara, yani bu sanallık rüyasından uyanmış önder insanlara ihtiyacımız var. Geçici tedbirler olarak okullara yayın bozucular konulması, ekran zamanı analizleri yapılması ve ağır vakalar için Çin, Kore ve Japonya&#8217;da olduğu gibi özel klinikler açılması önerilebilir. Ve işe biz psikiyatr ve psikologlardan başlamak lazım, çünkü gariptir, bu durumun vahâmetini en fazla inkâr edenler biziz, niye acaba?</p>



<p><strong>Nefs Psikolojisi kitabınızda “insan, varoluş sırrını çözemezse yanlış yerde, yanlış metodlarla, yanlış insanlarla ‘can’ı arar” diyorsunuz.  İnsanların farklı idrak seviyelerini göz önünde bulundurursak her bir ferdin yine de bir gün “can”ını yani gerçek benliğini bulma ihtimalinden söz edebilir miyiz?</strong></p>



<p>İlim, Yunus Emre sultanımızın buyurduğu gibi, “kendini bilmek”le başlar. Tasavvuf eğitim sistemi “eğitme” değil -çünkü sirk maymunları da eğitilir- bir “rüşd” sistemidir; irşad, kişiyi kendi hakikatini bulmaya teşvik etmek demektir. Ve hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi, “nefsine ârif olan, Rabb’ine ârif olur”; nefs bilinirse önce Fahr-i Kâinat, Şefîu’l-Müznibîn, Nûr-i Hudâ Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem), sonra da Rabbü’l Âlemin bilinir. “Can” ise yukarılara doğru yükselen bu mercekler dizisinin ilk halkasıdır, yani her insanda mevcut olan “Hazret-i İnsan” kuvvesidir. “Can” arayışı, bahçesini ayrık otlardan temizlemeyle başlar; yani nefs tezkiyesi (temizliği) işin başıdır. Rabb&#8217;imizin emir ve yasaklarına uyarak, sadece tapınma ritüelleri olarak değil, bir hayat tarzı olarak hayatımızın her ânında “ekimu&#8217;s-salâte” hâllerini yaşamamız elzemdir. Hakîki İslâm, insanı olabilecek dört ilişki kategorisinde “inceltir”. Yani insan ve insan, insan ve çevresi, insan ve kendisi, son olarak insan ve Rabbi arasındaki ilişki hep daha da güzelleşmelidir. &#8220;Bir günü bir gününe uyan kayıptadır&#8221; hadîs-i şerîfi bu duruma işaret eder. Eğer bu söylenenler yapılırsa biz farkına varmadan “can”ımıza doğru yükselmeye başlarız, bunun adı “tekâmül” dür. Bundan sonra eğer kişinin nasibi varsa o bahçede gül yetiştirme işi “bahçıvan” a kalır, yani bir mürşid-i kâmilin terbiyesi altına gireriz ve belki bir gece karanlık bulutlar arasından kusursuz “mehtâb”ı görürüz. </p>



<p><strong>Sahâbelerin (r.a) kimi cömert, kimi öfkeli, kimi utangaç kimi muzipti. Freud, Jung, Adler gibi bugünkü klasik Batı psikolojisinin temel taşlarını atan insanlar sahabe döneminde yaşasalardı muhtemelen onları da “arızalı” bulacaklardı diye düşünüyorum, katılır mısınız? Bununla birlikte, insana ait hasletleri yok sayan ve onu temelde arızalı gören bir bilimle insan rûhunun tamiri ya da tedavisi mümkün müdür gerçekten?</strong></p>



<p>Siz o Freud, Adler, Jungların aslında kim olduğunu bilseniz çok şaşırırdınız. Asr-ı saadette, Sultân’ul Enbiyâ, Habîb-i Hudâ Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında yaşamış sahâbe hazerâtını (r.a) hiçbir ölçüye sığdıramayız. Tabii ki insan olmaları hasebiyle meşrep farklılıkları vardı, ama Hz. Ömer (r.a) misalinde olduğu gibi onlar hayat-ı seniyyeleri boyunca hep tekâmül etmişlerdir. Hadîs-i şerîfte de buyurulduğu gibi&#8230; &#8220;&#8230;Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine sarılsanız hidâyete erersiniz. Ashâbımın ihtilafı ise sizin için rahmettir.” (Beyhaki, el-Medhal, s. 162-3, No:152)</p>



<p>Sorunuzun ikinci kısmına gelince&#8230; Tamamen uyduruk temeller üzerine kurulmuş Batı psikoloji binası gittikçe aklı-ı selimini, vicdanını ve kalan edebini de yitiriyor görünüyor. Ve bu şaşkın insanlar, öyle olmayan bazı istisnaları tenzih ederim, insanlara akıl vermeye çalışıyorlar; netice ise meydanda.</p>



<p><strong>Bütün bunlar bir aldatmacadan mı ibarettir size göre? Siz hastalarınızda noksanlıkları ile işaretlediğimiz Batı ilminin yöntemlerini kullandınız mı / kullanıyor musunuz? Psikolojik rahatsızlığı olan bir insana, modern psikiyatrinin kodlarıyla çalışan doktorlara gitmesini yine de tavsiye eder misiniz? Sınırı nerede ve nasıl çekebiliriz?</strong></p>



<p>Evvel emirde biz elhamdülillah Müslümanız ve kökeni ne olursa olsun umûmi mânâda bir ilim dalını küçük görmeyiz, çünkü hadîs-i şerîfte… “İlim/hikmet müminin malıdır nerede bulsa alır.” buyurulur. Ama ne alıyorsak “nass”lar filtresinden geçtikten sonra kabul görmelidir. Psikiyatrinin bildiğiniz gibi bir biyolojik yönü vardır yani merkezî sinir sistemi araştırılır, farklı ilaçlar tatbik edilir, bu yönüne statik psikiyatri de denilir. Ama beraberinde dinamik psikiyatri denilen, farklı psikoterapi metotları tatbik edilen bir de ilişkiler psikiyatrisi vardır ve mesele burada başlar. Çünkü müracaat ettiğimiz ve hekim olması hasebiyle bizden daha yüksek bir konuma koyduğumuz o psikiyatr, yanlış temeller üzerine oturmuş bir insan ahlâk, maneviyat, hayatın anlamı telakkisi taşıyorsa bizi farkına varmadan etkiler ve neticede zarar da verebilir. Çünkü makalemde işaret ettiğim gibi bu ilim, dini ile kavgalı ve çökmekte olan bir medeniyetin, dine alternatif olabileceğini zannettikleri bir ortamda oluşmuştur. Çözüm şudur, eğer özellikle psikoterapi yardımı alacaksak hem kendi değerlerine vakıf mütedeyyin ve hem de Batı psikolojisinin, mesela davranışçı bilişsel metotları gibi yönlerini bilen bir psikolog veya psikiyatra müracaat etmek daha doğru olur. Bendeniz senelerce Batı psikolojisinin bazı metotlarını kullandım, mesela grup terapisi alanında güzel neticeler aldım ama uzun vadede yetersizliğini görünce, yanlışları düzeltmek ve eksikleri tamamlamak üzere nefs ilmine yöneldim.</p>



<p><strong>Tevekkül ve tekâmül ilişkisine dair neler söylersiniz? </strong></p>



<p>Sabır, tevekkül, tefvîz ve sika Rabbimizin bize ihsan ettiği rahmani hâllerdir. Tevekkül, başımıza olumsuz bir olay geldiğinde dayanma gücünü ifade ederken tefvîz, henüz o olumsuz olay başımıza gelmeden ona hazır olma hâlidir. Bir başka deyişle insan, içinde yaşadığı belirsizlikler dünyasında geleceğe kaygı ile bakarken, bir tür antisipasyon (öngörüm) yaşar. Sanki olumsuzluklara karşı “aşılanıp”, olabilecek olumsuz olaylar başa gelmeden evvel onları kabullenip rahatlar. Tefvîz hâlinin defalarca yaşanması sonucunda, insanın içinde oluşan derin güven hâline ise “sika” denir. Sika ise işin sonucunu henüz başındayken bir şekilde hissetmek, güven duymak ve ilahî iradeye teslim olmaktır. Rabb’im beni o kadar sever ki nasıl olsa bir çıkış yolu açar, diyebilmektir. (İzahlarını İsmail Ankaravi Hazretlerinin, Fakirler Yolu’nda bulabiliriz.) Bendeniz âcizane bu mevzuda Bakara sûre-i celîlesi 152-157 ayet-i kerimelerini çok anlamlı bulurum. Özetlersek, orada Rabbimiz bize <em>hem “Ben” (Azze ve Celle) ve hem de bana yakın olan kullarım, başta Sultan’ul Enbiya, Şefî-i Rûz-i Ceza Efendimiz Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere evliyaullah hazeratı sizin acınızda sizinle beraber</em> mesajını verir. Bakın ne zaman &#8220;Rabb’im içim yanıyor&#8221; desek “lebbeyk” (buyur ya kulum) diyen bir Rabb’imiz vardır. İşte, adım adım hayat boyunca 155. ayet-i kerimede buyurulduğu gibi&#8230; &#8220;Biraz korku ve açlık, mallar, canlar ve ürünlerden eksiltme” imtihanından geçerken eğer hayır, hasenat, taat ve ibadetimize sabırla devam edersek farkına varmadan yükselmeye başlarız. Yani yukarıda açıkladığımız ve diğer başka rahatlatıcı hâlleri yaşarız, tekâmül de işte budur. Kur’ân-ı Kerîm üzerinden gidersek, Bakara sûre-i celîlesi 152-157 ayet-i kerimeleri sabrın çok ilginç bir yönünü bize Sultan’ul Enbiya Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) fem-i saadetlerinden şöyle açıklar&#8230; &#8220;Öyleyse beni anın ki, ben de sizi anayım; Bana şükredin ve beni inkâr etmeyin.&#8221; “Siz ey imâna ermiş olanlar! Sarsılmaz bir sabır ve namaz ile yardım arayın; zira unutmayın, Allah zorluklara karşı sabredenlerle birliktedir.&#8221; (152-153). Yani bu ayetler, acınızda yalnız değilsiniz, “Ben” de sizinleyim şaşırtıcı mesajıyla başlar, sanki biraz çaba gösterirsek Rabbimiz “lebbeyk” (buyur ya kulum) diye bizi karşılar. Ama ben çok yalnızım, çok yardıma ihtiyacım var diye ısrar edersek, yine beklenmedik bir yardım daha gelir&#8230; &#8220;Ve la tekulu li men yuktelu fi sebilillahi emvat, bel ehyaun ve lakin la teş’urun /Allah yolunda öldürülenlere “ölü” demeyin: Hayır, onlar yaşıyor, ama siz farkında değilsiniz.&#8221; (154). Bu ayet-i kerîmenin derin mânâsını idrak edebilmek için her insanın “rûh meal cesed” (ruh artı beden birlikte) yaratıldığını hatırlamak elzemdir. Beden fâni (geçici) ama ruh ebedidir. Evvel emirde tabii ki Sultanu&#8217;l Enbiya, Şefî-i Rûz-i Ceza Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) “şefaat-i uzma” ları gelir ve “ente fîhim” hâli sadece Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatı seniyyelerinde müminlerin arasında olmasını ifade etmez. Her insan hakikat-i Muhammedi ailesinin bir ferdi olduğu için, derinliklerinde, şahsi kapasitesi miktarınca (kabı aldığınca) “Ruh-u Rasûlullah” ile müşerreftir. Ve eğer söz dinlenirse yani tekâmül edilirse (meratib-i nefsaniyyede ilerleme ve yükselme) bu beraberlik şuuru artar. Vâris-i Rasûlullah olan Allah dostları da hayatın en zor anlarında hemen yanı başımızdadır. Yani neticede insan dünyaya fırlatılmış, atılmış zavallı bir varlık değildir; şah damarı kadar kendisine yakın olan Rabb’i ile yakın bir beraberlik hâlindedir ve sürekli “işaret”ler alır. Fussilet suresi 53. ayet-i kerîmesinde&#8230; &#8220;Onlara ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefsleri üzerinden göstereceğiz. Ta ki, onun hak olduğu kendilerine ayan beyan belli olsun” buyurulduğu gibi.</p>



<p><strong>Anksiyete, öfke, depresyon bugünün en büyük rahatsızlıkları arasında sayılabilir, sizden alıntıyla “içinde insan-ı kâmil olma potansiyelini taşıyan insan” bu “hâl”den sıyrılabilmek için ne yapsın?</strong></p>



<p>Cevabı daha evvel de vermeye çalıştık, ek olarak şunları söyleyelim. Çoğu insan bize şöyle bir sual ile gelir, “Ben namazımı kılıyorum, zekâtımı veriyorum; umreye, hacca gittim, peki niye daha hâlâ depresyon, evham, öfke patlamaları vb. hastalıklardan muzdaribim?” Cevap çok basittir, asgari olan ile yetindiğimiz için. Yani hayatın her alanında hep daha fazlasını isterken, ne hikmetse dinimizi yaşarken en alt seviyede kalırız, hâlbuki insanı esas rahatlatan nevafil (nafile: faydalı) ibadetlerdir. Ramazan dışı haftalık oruçlar, beş vakte ek teheccüd, işrak, kuşluk, evvabin, abdest, hacet namazları ve her an her yerde dara düşmüş her varlığa yardım ve hizmet bu ek ibadetler kapsamına girer. Evet, yaradılıştan gelen bazı hastalık eğilimleri vardır; mesela depresyon, evham genetik kalıtım yoluyla da geçer ve bunların tedavisinde hem ilaç ve hem de farklı psikoterapi yöntemleri kullanılır. Hasta remisyona girdikten (düzeldikten) sonra ilelebed (ölünceye kadar) ilaç kullanılmayacağına göre, psiko-sosyal tedbirler devreye girmelidir. Bunlar genel mânâda hayat tarzının değiştirilmesi ve hep daha fazla alan bir varoluş tarzından veren varoluş tarzına geçme demektir. Bu &#8220;reçete&#8221; uygulandığında emin olun hastalıklarımız düzelmeye başlar.</p>



<p><strong>Sanırım “What The Bleep Do We Know” adlı yapımda, birkaç bin yoginin birlikte ve eş zamanlı olarak yaptıkları iki ay devam eden meditasyon neticesinde Washington DC’de suç oranının neredeyse yüzde 50 oranında düştüğü anlatılıyordu. Her yıl Hac vazifesi yaparken dua eden yaklaşık iki milyar Müslüman olduğu göz önünde bulundurulduğunda suç oranlarının düşmesini bilemiyor olabiliriz ama “İslam Dünyası”ndaki “hâl”in gözle görülür bir şekilde değişmemesini neyle izah edebiliriz? </strong></p>



<p>Cevap yine basittir; bir önceki sorunuza verdiğimiz yanıttaki ibadet uygulamalarını hangimiz yapıyoruz? Tâbiri affedin, bu &#8220;çakma&#8221; Müslümanlıkla bu kadar olur. Mesela Türkiye&#8217;de düzenli namaz kılma oranları %17 seviyesindedir. Peki bu %17&#8217;nin yukarıda açıkladığımız mânâda ne kadarı bilâistisnâ Şefi-i Rûz-i Ceza Efendimiz Muhammed Mustafa&#8217;nın (s.a.v) sünnet-i seniyyeleri olan nafile ibadetlerini eda eder? Ve hangi devirde; fuhşiyatın, kışkırtmanın had safhalara ulaştığı şu günlerde. Evet İslâm bir Amerikalı babanın dediği gibi bir &#8220;hayat sigortası&#8221;dır. Çünkü İslâm&#8217;la müşerref olduktan sonra, oğlu içkiyi, kumarı, gayr-ı meşru gecelik ilişkileri bırakıp evlenmiş, adam dede olmuştur. Ama rezilliğin üzerimize bir tsunami gibi geldiği çağımızda artık Birinci vitesle gidemeyiz, ikinci, üçüncü viteslere takmak gerekir. Vites değiştirme, üst viteslere geçme ise özellikle &#8220;Yüksek İnsanî Tekamül Akademilerinde&#8221; yani tarikatlarda öğrenilir ve bildiğimiz gibi 1923&#8217;ten itibaren bu irfan odaklarının kapılarına kilit vurulmuştur. İslâm dünyasındaki psiko-hijyen (rûh sağlığı) konusunda pek o kadar da kötümser olmayalım; farklı ülkelerin psikolojik hastalık ve bağımlılıklarını gösteren dünya haritasına baktığımızda, İslâm ülkeleri diğerlerine göre olumluluklar gösterir. Mesela her kötülüğün başı olan alkol tüketimi açısından, uluslararası bir karşılaştırmada 2003 yılı itibarıyla Türkiye’de son 30 günde kafayı bulma oranları genç erkeklerde %9, genç kızlarda ise %2 çıktı (İrlanda %31/33, Almanya %31/24, Ukrayna %28/15, Bulgaristan %26/16). İntihar oranları da genellikle İslâm ülkelerinde çok daha aşağı seviyededir. Esas yapmamız gereken akademik araştırma hakîki mânâda İslâm&#8217;ı yaşayanlardaki depresyon, kaygı, narsisizm, öfke kontrolü, bağımlılıklar vb. hastalıkların oranları olmalıdır ki, benim bildiğim kadarıyla şimdiye kadar böyle ciddi bir araştırma yapılmamıştır. Sorunuzun birinci kısmında işaret ettiğiniz toplu ibadetlerin psiko-hijyeni düzelttiği ve suç oranlarını düşürdüğü doğrudur; maalesef Ramazan, Hacc ve Umre ibadetleri ile bu mevzuda ciddi akademik çalışmalar yapılmamıştır. Sebebi ise umumiyetle psikoloji ve psikiyatri akademik çevrelerinin İslâm&#8217;a menfi bakışları ile ilgilidir. Bahsettiğiniz toplu meditasyon deneyiminde, farklı sebeplerle suç oranları düşmüş olabilir ama ABD&#8217;nin bugünkü suç oranlarına baktığımızda bu tarz uygulamaların uzun vadede fayda vermediğini, hatta ince analizinde zarar bile verdiğini görürüz, 900 Katlı İnsan kitabımda, &#8220;Aidiyetsizlik Depresyonu&#8221; teşhisi altında bu durumu açıkladım. Ayrıca, hâlâ pek münevver sayılmam ama cahiliyye dönemlerinde o meditatif deneyimleri yaşadığım ve o çevrelerle temasım olduğu için, oralarda aslında ne olup bittiğini &#8220;içerden&#8221; bilirim, hiç de dışardan göründüğü gibi değildir. </p>



<p><strong>Hem “Dokuz Yüz Katlı İnsan” hem de Nefs Psikolojisi kitabınızda sık sık geçen “nefsin gürültülü bodrum katı”nda olmanın emâreleri nelerdir, buradan “balkon”a nasıl çıkılır?</strong></p>



<p>Nefsin bodrum katlarına sıkışıp kalmış olmanın en açık emâresi, insanın kendi kendisi, diğer insanlar, yakın çevresi ve Rabbi ile kavgalı olmasıdır. Bütün aşırı alışkanlıklar ve özellikle asrımızda gördüğümüz sanal bağımlılık bu sıkışmışlığın dışa vurumudur. Ancak hayat tarzı anlamlı bir şekilde değiştirilir ve tabiri mazur görün &#8220;Yapımcı&#8221;nın kullanma kılavuzuna harfiyen uyulursa usulca bir yükselme ve dolayısıyla bir iç muhasebe başlar. Diğer ayrıntılara yukarıda temas ettik.</p>



<p><strong>Sanal dünyada âyet, hadîs ve “Mevlânâ sözleri” “ paylaşım rekorları” kırarken siz sanal dünyada eşya ve insanın hakikatine nüfuz etmek mümkün değildir diyorsunuz. Bütün bu mânevi (!) “paylaşımların” bir karşılığının olmamasını ve hakîkate nüfuz edilememesini neyle açıklıyorsunuz? </strong></p>



<p>Duyu organlarımız vasıtasıyla zihnimize ulaşan bilgi, ancak mânevi kalbe yükselirse ve -burası önemli- hayatta bilfiil uygulanırsa bir şey ifade etmeye ve fayda vermeye başlar. Fazla bilgi, &#8220;deliklerden&#8221; akar gider. Olmuş bir hikaye ile açıklayalım; kendinin âlim olduğunu zanneden bir zât, bir mevzuyu danışmak için, daha âlim, hatta bilge birisine, &#8220;sözde&#8221; danışmak için gider ve dinlemek yerine sürekli konuşur. Yaşlı bilge tebessüm eder ve &#8220;çay içer misiniz?&#8221; der. &#8220;Evet lütfen&#8221; dediğinde, çay kâsesine çaydanlıktan çayı boşaltmaya başlar; kâse dolar, taşar ama bilge doldurmaya devam eder. Danışmaya gelen, &#8220;ama görmüyor musunuz, kâse doldu&#8221; dediğinde, yaşlı bilge yine tebessüm eder ve… &#8220;peki siz dolmuş bir zihinle bendenizden bir şey öğreneceğinize nasıl inanırsınız?&#8221; der. Tabii ki bir de, bildiğiniz gibi o Matrix kuburundan, yani cep telefonundan, sadece fayda verebilecek bilgiler akmaz, bütün bir rezillik enflasyonu da üzerimize yağar, farkına varmadan ahlakımız bozulur ve güzel ahlak olmadan da ilim olmaz.</p>



<p><strong>Niye &#8220;İnsan Psikolojisi&#8221; değil de &#8220;Nefs Psikolojisi&#8221;; insanla nefs arasında psikoloji bilimi açısından nasıl bir farklılık var? </strong></p>



<p>Psikoloji diye sözde bir ilim olduğu için, &#8220;psike&#8221;ye karşı, daha bütünsel bir anlatım sunma amacıyla &#8220;nefs&#8221; tabirini kullandık. Aslında değişmesi gereken &#8220;psikoloji&#8221; tâbiridir; yerine &#8220;nefs ilmi&#8221; desek daha uygun olur. Nefs tabirinin kullanılmasının bir sebebi de, bildiğimiz gibi &#8220;Büyük Yapımcı&#8221; nın bu tabiri tercih etmesidir. Bakın o &#8220;Yapımcı&#8221; Habîb&#8217;inin fem-i saadetlerinden bizi nasıl davet ediyor… &#8220;Ya eyyetuhen nefsul mutmainneh /İrcii ila rabbiki radıyeten mardıyyeh…&#8221; (Fecr 89/27-28).</p>



<p><strong>Nefs, can ve insan? İç içe oluşu ve her birinin nerede başlayıp nerede bittiğine dair neyi bilmemiz gerekir? </strong></p>



<p>Rabb&#8217;imizin yarattıkları arasında âlimleri en çok şaşırtan H2O molekülü, yani sudur. Su bir sihirbaz gibidir; kâh derelerden akar gider deniz olur, kâh buharlaşır göklere yükselir ve zamanı gelince yine yerlere doğru rahmet olarak iner, kâh donar kar olur toprak anayı donmaktan korur, kâh da buzul olur yazın eriyerek vadilere hayat verir. Nasıl ki su buzdur, buhardır diyemiyorsak rûh, nefs, Can, kalb de böyle iç içe var olan o mutlak &#8220;Bir&#8221; in farklı tezahürleridir. O &#8220;Bir&#8221; nedir diye sorarsanız, Medine-i Münevvere&#8217;nin mehtablı bir gecesinde, Uhud dağı eteklerinden belki kulağımıza bir nida gelir… &#8220;Lâ ilâhe illallah&#8221; ve karşı yamaçtan yankılanır &#8220;Muhammedun-Resûlullah&#8221;…</p>



<p><strong>Ülkeleri bir insan olarak tahayyül edersek Türkiye hangi nefs mertebesinde sizce? </strong></p>



<p>Zerre kadar şüphe yok ki, İslâm&#8217;ı çok yetersizce yaşıyor olsak da, elhamdulillah Müslümanız ve böyle bir yüzeysel Müslümanlık bile başkalarıyla kıyas kabul etmez. Her insan Hakikat-i Muhammedî büyük ailesinin bir ferdidir; çünkü bütün varlık ve insan, hadis-i şerifte buyurulduğu gibi, Rabb&#8217;imizin ilk tecellisi olan Muhammedî Nûrdan yaratılmıştır. Ama biz pek farkına varmasak da &#8220;Kelime-i Şehâdet&#8221; ile müşerref olduğumuz için bu ailenin uzak akrabaları değil, yakın ferdleriyiz. Ve o &#8220;yakınlar&#8221; arasında öyle Yakınlar da vardır ki, belki Onların yüzü suyu hürmetine, bizleri de alır bir yelere götürürler… Aşk olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.drmustafamerter.com/soylesi-cins-dergi-ekim-2019/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Bir Psikoloji İhtiyacı</title>
		<link>https://www.drmustafamerter.com/yeni-bir-psikoloji-ihtiyaci/</link>
					<comments>https://www.drmustafamerter.com/yeni-bir-psikoloji-ihtiyaci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Feb 2019 16:12:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nefs Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa merter]]></category>
		<category><![CDATA[nefs psikolojisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.drmustafamerter.com/?p=941</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Mustafa Merter Keşkül dergisi 33. sayı İnsanlık son yüz senede büyük değişimler geçirdi. Teknoloji ile hayat kolaylaşırken genel psikoloji veya ‘nefs sağlığı’, anlamlı bir hızla kötüleşti. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Dr. Mustafa Merter </strong></p>



<p><em><strong>Keşkül dergisi 33. sayı</strong></em></p>



<p>İnsanlık son yüz senede büyük değişimler geçirdi. Teknoloji ile hayat kolaylaşırken genel psikoloji veya ‘nefs sağlığı’, anlamlı bir hızla kötüleşti. 1900’lü yılların başlarında ABD vatandaşlarının %1-2’si bir depresyon geçirirken, bugün bu oran %40’a dayandı. Gençlik ve özellikle ergenler kaygı içinde boğuluyorlar, son otuz senede ülkemizde ergenlerde kaygı (vesvese, evham, kuruntu) artış oranları, %88.9.<sup>1</sup>&nbsp;İnternet bağımlılığı ve genel mânâda sanal bağımlılık had safhada, beraberinde bir dizi psiko-somatik ve psikolojik rahatsızlık getiriyor. Var olan psikoloji ve psikiyatri artık çoktan yetmiyor. Ayrıca Freud’un psiko-analiz teorisi, maalesef bir grup tarafından kendi grup menfaatleri istikametinde, baba merkezli otoriter aile yapısını yıkmak için de kullanılıyor.<sup>2</sup></p>



<p>Evet, Batı kaynaklı psikoloji denen bu bilim artık yetmiyor. Çünkü bu sözde bilim kendi dîni ile kavgalı olan Batı medeniyetinin spekülatif temelleri üstüne kurulmuş. Kendi aklına tapan madde-perest paradigma, büyük bir inatla ilâhî olan her şeye karşı cephe alarak insan yaradılışı, yaşayışı ve tekâmülü ile alâkalı tüm ilâhî değerleri yok farz ediyor. Bütün bu sebeplerle artık yeni bir psikoloji okulunun inşa edilmesi elzem görünüyor. Spekülatif zanlar yerine, Kur’ân-ı Kerîm ve ehâdis-i şerîfeden hareket ederek, ‘nass’lara dayanarak insanın nefs yapısını ve bu yapıda hüküm süren ilâhî kanunları anlamalıyız. Bâhusûs ‘psike’ yerine de ‘nefs’ dememiz daha doğru olur çünkü ‘psike’ nefs mefhumunun zenginliğini ihtiva etmez.</p>



<p>Hemen bir örnek verelim ve çalışmamıza Beled sûresinin psikolojik zâviyeden tefsîr denemesi ile başlayalım. Sûrenin 4. âyet-i kerîmesinde zikredilen ‘kebed’ kelime-i tayyibesinin (“<em>Lekad haleknal insâne fî kebed- Biz insanı ‘kebed’ içinde yarattık.”</em>)semantik analizini yapalım (<em>İlmü’l-meânî</em>).</p>



<p>Muhtelif tefsîrlere baktığımızda, ‘sıkıntı, zorluk, meşakkat, çile, acı’ gibi yorumlar görüyoruz. Ama&nbsp;<em>Rûhu’l-Beyân</em>&nbsp;tefsîrinde İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri, ‘kebed’i açıklarken herhangi bir nesne, dar bir kaba sıkıştırıldığında nasıl kendisini basınç altında hissederse, ‘kebed’ halinin de insanı öyle kuşattığına işaret ediyor. Yani ‘kabına sığmayan insan’ tasvir ediliyor. Rağıp el-Isfahânî ise&nbsp;<em>Müfredat</em>’ta k-b-d mastarı için ‘gök kubbenin ortası, merkezî konum’ mânâsının yanı sıra, ‘dar geçidi geçmeden ve yurduna varmadan’ insan için kurtuluş yok yorumunu ekliyor.<sup>3</sup>&nbsp;Bu açıklamalardan hareket ederek ‘kebed’i psikolojik açıdan tefsîr edersek, insanın indirildiği temel merkezî varoluş konumunda (nefs-i emmâre), sanki kabına sığmayan bir varlık olarak yaşadığını görüyoruz. Acılarımız, bunalım ve arayışlarımızın esas sebebi bu yapı. Nitekim aynı sûrenin 11. âyet-i kerîmesinde ‘akabe’ kelime-i tayyibesini buluyoruz. (“<em>Fe laktehamel akabeh- Fakat o sarp yokuşa göğüs veremedi.”</em>) Mânâsı ise ‘dağlardaki sarp yol, yokuş’. Beled sûresinin 4 ve 11. âyet-i kerîmelerini beraberce yorumlarsak idrak ediyoruz ki, fıtrî yapımız sebebiyle kendimizi hayatın başında dar bir varoluş alanında bulsak bile, çıkış, kurtuluş ümidi hep var. Yeter ki o ‘sarp yokuşu’ (akabe) tırmanmaya niyet edelim. Sonraki âyet-i kerîmeler ise o sarp yokuşu aşmanın yollarını gösteriyor (zordaki insanlara yardım eli uzatmak, kendisi ihtiyaç halindeyken bile başkasını doyurmak, yetimi, yoksulu görüp gözetmek). Ancak bu artı çaba içerisine girdiğimizde daha geniş, ferah, aydınlık, özgür bir varoluş mertebesine ulaşıyoruz.</p>



<p>Bakın, Beled sûresi bize psikolojik açılardan neleri açıkladı? Nefs mertebeleri, bu mertebelerde yükselme zorunluluğu ve yükselmenin şart ve îcâbları. Bütün bu anlatılanlar Batı psikolojisine yabancıdır. Nefs-i emmâreyi, nefsin ilk mertebesini; insanın yegâne varoluş imkânı sanırlar. Ve yine o psikolojiye göre insanın diğer kutbu ise, varoluşun alt karanlık katmanlarıdır (Tîn sûresi, ‘esfel-i sâfilîn’) yani Freud’un bilinç dışı. Ve daha da vahimi bu telakkiye göre insan aslında kötü, kaotik, sapık bir varlıktır. Hazret-i insan kuvvesi, ‘ahsen-i takvîm’ yaratılmışlık (Tîn sûresi, 4), halîfetullah olma şerefi (Bakara sûresi, 30), rûhundan üflenmiş olmak (Secde sûresi, 9), İslâm fıtratı üzere yaratılmışlık (Rum sûresi 30) gibi hakîkatler uzaktan yakından bilinmez. Bilinmez ve bugünkü trajik insan manzaraları meydana çıkar.</p>



<p>Evet, Ümmü’l-Kitâb (Kur’ân-ı Kerîm)’a müracaat etmeden insan anlaşılamaz, nefs bilinmeden de Rabb bilinemez. Yeni psikoloji veya nefs psikolojisi diye tanımladığımız bu kadîm psikolojinin diğer dayanağı ise ehâdis-i şerîfedir. Efendimiz (s.a.s.)’in, sünnet-i seniyyeleri, hayat-ı tayyibeleri, güzel ahlâkı, edebi, her konuda inceliği, letâfeti, nezâketi, basîreti, ferâseti bilinmeden, araştırılmadan da psikoloji olmaz.</p>



<p>Ve Sultanımız Efendimiz Hz. Mevlânâ (k.s.) gibi evliyâullah hazerâtı ne söylemişse aslında âyet ve hadîs tercümeleridir.</p>



<p><strong>Nefs Psikolojisi ve Mesnevî-i Şerîf</strong></p>



<p>Şimdi&nbsp;<em>Mesnevî-i şerîf</em>’ten haddimiz olmayarak da olsa, ilham almaya gayret ederek ‘nefs’ diye adlandırılan bu ‘bina’nın yapısına bakalım.</p>



<p>Evvel-emirde iki kutuplu bir yapı ile karşılaşıyoruz. Keyfiyet zâviyesinden bakarsak, yukarıda belirttiğimiz gibi, insan ‘ahsen-i takvîm’, en güzel şekilde yaratılmışlık ve ‘esfel-i sâfilîn’, aşağıların aşağısında da var olma yetkisine sahip bir varlık (Tîn sûresi 4-5). Burada zikredilen ‘takvîm’ kelime-i tayyibesi, herhangi bir şeyi olması gereken en uygun biçime ve kıvama getirmek, demektir.<sup>4</sup>&nbsp;Ama dikkatinizi çekerim, Tîn sûresinin 4. âyet-i kerîmesi&nbsp;<em>“Lekad haleknel insâne fî ahseni takvîm- Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”</em>&nbsp;buyururken, yani asla işaret ederken; “<em>Sümme radednâhu esfele safilîn- Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”</em>&nbsp;a’raz olarak zikredilmiş. Yani potansiyel, kuvve olarak insanın en güzel şekilde yaratılmışlık hali veya varoluş konumu, ne yaparsa yapsın, hangi patolojiyi gösterirse göstersin hep derûnunda mevcûd. Şimdi Cenâb-ı Pîr Hz. Mevlânâ’nın, zât-ı âlîleri önünde secdeye varan Hıristiyan papazın önünde defalarca secdeye varmasını ve sohbetlerine bizi almıyorlar diye içleri yanan hayat kadınlarını teselli etmek için Konya genelevini ziyaretini anlıyoruz.<sup>5</sup>&nbsp;O halde insan her şeyin en güzelidir ve insandan daha güzel bir şey yoktur ve hatta daha da ötesi, Allah (c.c.) bile insana, insandan tecellî eder. Biz psikiyatr ve psikologlar için, bu varoluş tavrının psikoterapide hangi boyutları açabileceğini takdirlerinize bırakıyorum.</p>



<p>Bu iki kutuplu yapının en aşağısı ile en üstü arasında mertebeler olduğunu ise yine Kur’ân-ı Azîmü’ş-şan’dan öğreniyoruz, İnşikak sûresi (84/19) âyet-i kerîmesinde,&nbsp;<em>“Le terkebunne tabakan an tabakın- Sizler binip binip tabakadan tabakaya (halden hale) geçeceksiniz.”</em>&nbsp;(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsîri) zikrediliyor. Çağımızın maalesef elzem kıldığı gibi, ağdalı bir dille ifade edersek, insan değişik varoluş mertebeleri yaşamak üzere yaratılmış bir varlık. Ama sadece merâtibe (mertebelere) işaret edilmiyor, bir de adları zikrediliyor, nefs-i emmâreden başlayarak nefs-i safiyyeye kadar yedi ana mertebenin mevcudâtı bildiriliyor (Nefs-i safiyye bu ad altında geçmez ama ehline malûmdur.). Ve bu ‘katlar’ arasında hal diye kabaca tanımlayabileceğimiz ara katlar da var. Sultanımız Hz. Mevlânâ’mız bu hakîkati bizlere şu veciz sözlerle anlatıyor:</p>



<p><em>“Azîz dost! Sen, tek bir kişi değilsin. Sen, bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan denizdir.”</em><sup>6</sup></p>



<p>Bu temel iki kutuplu nefs yapısının bir diğer özelliği ise, şuurumuzun, yani her insanın yaşadığı günlük sıradan şuurun, şuur dışına göre engin bir okyanustaki bir ada mesabesinde olması. Adanın kayalıklarından aşağılara baktığımızda önce berrak olan ama gittikçe karanlıklaşan bir deniz görüyoruz. Nûr sûresinin 40. âyet-i kerîmesi bu denizi şöyle anlatıyor:</p>



<p>“<em>Yahut (onların yapıp ettikleri) engin bir denizin kopkoyu karanlıkları gibidir; (öyle bir deniz ki) üst üste kopan dalgalar ve tepedeki (kara) bulutlar o karanlığı daha da arttırıyor: kat kat, üst üste karanlıklar..! (Öyle ki) insan, çıkarıp (baksa), neredeyse kendi elini dahi göremez; öyle ya, Allah’ın aydınlatmadığı kimse için ışık (bulma umudu) yoktur.”</em><sup>7</sup></p>



<p>Evet, işte Batı psikolojisinin tanımlamaya çalıştığı, bilinç dışı veya nefs psikolojisine göre alt bilinç dışı böyle bir âlem (‘alt’, çünkü ileride göreceğimiz gibi ‘üst’ü de var).</p>



<p><em>“Bir kuyuya düştü ki, dibi yoktur ve bu durum onun günâhıdır, cebir ve cevr yoktur (Cehennem… Cihnâm gâyet derin kuyu…)”</em><sup>8</sup></p>



<p><em>“Ateşe mensûb olana, ‘Git İblis ol, yedinci kat yerin altında telbîs ile ol!’ dedi.”</em><sup>9</sup></p>



<p>Ahmed Avni Konuk Hazretleri (rh.a.)&nbsp;<em>Mesnevî</em>&nbsp;şerhinde, yedi kat gökleri, vücûd-ı hakîkînin yedi mertebeye tenezzülü (tecellîsi, belirginleşmesi. Bu mertebeler Ahadiyyet-Vahdet-Vâhidiyyet-Rûh-Misâl-Şehâ-det ve İnsan) olarak açıklar. İblis ise yedinci mertebe-i tenezzül olan vücûd-ı beşer arzının altında telbîs (kötü bir şeyi iyi gibi göstermek) ve idlâl (dalâlet, yoldan saptırma) ile meşguldür. Burada zikredilen ‘beşerin arzının altı’ işte bu ‘esfel-i sâfilîn’ alanıdır (alt şuur dışı). Cenâb-ı Pîr burasını bir savaş alanı gibi de tasvir eder. Derûnumuzda hüküm süren bu dâimî savaşta nefsler ile akıllar çarpışır durur, böyleyken insan yarı insan yarı hayvan olarak ömür sürer.<sup>10</sup></p>



<p>Bu alt âlemin kendine has zamanı, mekânı ve hatta farklı bir ‘ışığı’ vardır ve bu ışık nefsin üst mertebelerinde hüküm süren ‘nûr’a zıt bir yapıdadır.<sup>11</sup></p>



<p>Nitekim yine Nûr sûresinin 35. âyet-i kerîmesinde “<em>Allah göklerin ve yerlerin nûrudur.</em>” cümle-i tayyibesi ile başlayan âyet-i kerîme işte insanın bu ikinci veya ‘üst’ kutbuna işaret eder. Veya yukarıda verdiğimiz ‘ada’ mecâzı ile ifade edersek, bu şuur adasında varlığını sürdüren insan, eğer başını kaldırıp göklere bakma iradesini gösterirse, muhteşem bir başka âlem ile karşılaşacaktır, nefs psikolojisi bu âlemi üst şuur-dışı diye adlandırır. Tasavvuftaki karşılığı âlem-i misâl veya âlem-i hayâldir.&nbsp;<em>Mesnevî-i şerîf</em>’te, Cenâb-ı Pîr Mevlânâ (k.s.), Hakîm Senâî Hazretleri’nin aşağıdaki şu beytini;</p>



<p><em>“Cân vilâyetinde gökler vardır ki, cihânın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar vardır; yüksek dağlar ve denizler vardır.”</em><sup>12</sup></p>



<p><em>“Gaybın bir başka bulutu ve bir suyu vardır, başka bir göğü ve güneşi vardır.”</em></p>



<p>yukarıdaki 2065 numaraları beytinde tasdik etmiştir.</p>



<p>Bir başka beytinde ise o âlemi şöyle tasvir eder:</p>



<p><em>“Ve rahim gibi olan bu cihândan hârice gidesin, zeminden geniş olan arsada olursun. Allah’ın (c.c.) arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, enbiyânın gitmiş oldukları bir arsa bil. Geniş arsadan gönüldâr olma, ten nahlinin (nârin vücudlu dilber) dalı orada kurumaz.”</em><sup>13</sup></p>



<p>İlginçtir, Batı psikolojisi bu üst âlemi, insanın bu aslî boyutunu da, laboratuvarında ispatlayamadığı için inkâr eder (C. G. Jung’un ‘kollektif şuur-dışı’ kavramı ‘âlem-i misâl’e tekabül etmez.).</p>



<p>Şuur dışının iki kutuplu bir yapıda olduğunu gördük; insan kâh o karanlık denizin dalgaları arasında bocalar durur, ‘vesvâs’ın (vesvese veren) kandırmaları ile hırsına, şehvetine, gururuna, kibrine, öfkesine yenik düşüp varoluşunu karartır, kâh Rahman’ın sözünü dinlediği için cân vilâyetinin sahralarında dolaşır.</p>



<p>Peki ‘cân’ nedir veya neyi temsil eder? Yine Sultanımıza iltica edelim ve Kur’ân’ın bendesi, Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)’nın yolunun tozu olduğunu bize müjdeleyen Hazret-i Mevlânâ’mızın fem-i mübâreklerinden zikredilen bir hadîs-i şerîf vâsıtasıyla ‘cân’ı öğrenelim:</p>



<p><em>“Ümmetimden bazıları benim hem gevherim, hem himmetimdir. Muhakkak ki onların cânı beni o nûrdan görür ki, ben dahi onları onunla görürüm.”</em><sup>14</sup></p>



<p>Evvel-emirde insanın bu muhteşem potansiyelinin Rabbine en yakın olduğu varoluş mertebesi olduğunu da öğreniyoruz. Ahmed Avni Konuk Hazretleri’nin şerhinde,&nbsp;<em>Mesnevî</em>’nin ilk 18 beytinin yedincisi zikredilirken;</p>



<p><em>“Benim sırrım nâlemden uzak değildir fakat gözün ve kulağın o nûru yoktur.”</em><sup>15</sup></p>



<p>beytinin açıklamasında A. Avni Konuk Hazretleri,&nbsp;<em>Mesnevî-i şerîf</em>’ten şu beyti de zikrediyor:</p>



<p><em>“Nâsın (insanın) Rabbinin nâsın cânına, keyfiyetsiz ve kıyassız bir ittisâli vardır.”</em><sup>16</sup></p>



<p>Fakat Rabbü’l-Âlemîn’e bu denli yakın olduğumuz bu boyutumuzu, sıradan hislerimizle idrak etmek mümkün değildir.</p>



<p><em>“Ten cândan, cân da tenden örtülmüş değildir fakat bir kimseye cânı görmeye izin yoktur.”</em><sup>17</sup></p>



<p>Edilememesinin bir sebebi ise, bu insânî kuvvenin zaman ve mekân ötesi olmasıdır.</p>



<p><em>“Eğer sen kendi zâtına ön ve arka zannı tutarsan, cisme bağlanmışsın ve cândan mahrumsun. Alt ve üst, ön ve arka tenin sıfatıdır; cihetsizlik rûşen (aydınlık) olan cânın zâtıdır. Şâhın nûr-ı pâkinden nazarı aç; tâ ki kısa bakışlı gibi zannetmeyesin (yani kendine nûr-ı Hak ile nazar et…)”</em><sup>18</sup></p>



<p><em>“Hem o saat içinde, ‘cân’ sâatden kurtuldu zirâ ki saat delikanlıyı ihtiyar yapar.”</em><sup>19</sup></p>



<p>İnsanın tevhîdden (mutlak ilâhî birlik) kopup dünyaya nüzûlünden (indirilmesinden) sonra temel arzusu, hep o düalizm ötesi birlik âlemine geri dönmektir. Zaten&nbsp;<em>Mesnevî-i şerîf</em>’in ilk 18 beyti bu hakîkati ifade eder (<em>“Her kimse ki kendi aslından uzak kaldı, tekrar kendi vaslının zamanını ister.”</em>&nbsp;4. beyit). Aşağıdaki satırlarda ise bu ikilemler ötesi tevhîd alanının bizden pek uzak olmadığının müjdesini alıyoruz.</p>



<p><em>“Vaktaki vücûd o cân âlemine doğar, o hâlde beyaz ve kara ihtilafı kalmaz.”</em><sup>20</sup></p>



<p>Ve biz psikiyatr ve psikologları ilgilendiren depresyon ve evham rahatsızlıkları ‘cân’a vâsıl olabilirsek…</p>



<p><em>“Cân aklın bağlanmış elini açtı, bağlanmış işleri de tertib etti…”</em></p>



<p>(A. A. Konuk Hazretleri’nin îzâhı: Evhâm ve hayâlât ile bağlanmış olan aklın yed-i kudretini, halîfe-i ilâhî olan rûh-i sultânî açarsa, his gözünden kapalı ve mestûr kalmış olan işlere dahi nizam verir.)<sup>21</sup></p>



<p>Ve muhterem hanımefendileri mesrûr edecek son bir cân hakîkati ile şimdilik cânımıza veda edelim.</p>



<p><em>“Bu ‘Hümeyra’ lafz-ı te’nîsdir ve cân da. Bu Araplar ona te’nîs nâmını koyarlar.</em>”</p>



<p>(A. A. Konuk Hazretleri bu beytin açıklamasında, “Bu (Hümeyra) kelimesi lafız ve na’t îtibâriyle müennestir ve cân dahi müennes.” buyuruyor.).<sup>22</sup></p>



<p>Bâhusûs derûnumuzda hüküm süren celâl/cemâl isimleri dengesini idrak edebilmek, psikolojiye yeni boyutlar kazandırır. (Bu mevzûa ilgi duyanların C. G. Jung’un ‘animus’, ‘anima’ mefhumlarını ve Sachihiko Murata’nın “The Tao of Islam” makalesini okumalarını acizâne tavsiye ederiz.)</p>



<p>Nefs psikolojisinin Batı psikolojisine kazandırdıkları konusunda buraya kadar bu yapının topoğrafyasını açıklayacak bazı husûsâtı zât-ı âlilerinize sunmaya gayret ettik. Şimdi ise kısaca bu çok mertebeli yapının iç dinamiğini özetleyelim.</p>



<p><strong>Nefs Yapısının İç Dinamiği</strong></p>



<p>Birinci mertebe nefs-i emmâredir, Yûsuf sûresinin 53. âyet-i kerîmesinde zikredilir. Bu makam insanın alt âlemi ile üst âlemi arasında bir ara konumdur.</p>



<p>Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:</p>



<p>“<em>Senin düşmanlarının en düşmanı, en şiddetlisi iki tarafın arasında bulunan nefstir.</em>”<sup>23</sup></p>



<p>Ve nefs-i emmâre katının iki hali, temel varoluş kaygısı ‘havf’ ve temel varoluş ümidi ‘recâ’dır (Secde sûresi, 16). Havf ve recâ bir ikili-birlik teşkil eder, kuşun iki kanadı gibidir. ‘Recâ’ umumiyetle ümit diye çevrilir ama r-c-a mastarına baktığımızda esas mânâsı, başlangıç noktasına, tevhîd âlemine, yani Sultanımız Hazret-i Mevlânâ’nın mecâzı ile, ‘kamış’ın kesildiği kamışlığa geri dönme beklentisini ifade eder.</p>



<p>Hayatın o karanlık gecesinde, zâhirî olarak dünyaya yönelik görünse bile, insanın her iştiyâkı (hasret, özlem), aslında aslî vatanına, o düalizm ötesi tevhîd âlemine dönebilme şuur-dışı ümidini taşır. Mal, mülk, makam, mevki’ hepsi vesiledir. Vesiledir çünkü çabuk bıkarız. Fakat tefsîr burada bitmez, recâ muhteşem bir mânâ daha taşır; Hadîd sûresinin 13. âyet-i kerîmesi, ‘<em>geri dönüp arkamıza baktığımızda</em>’ ne bulacağımızı da bize müjdeler. Âyet-i kerîmede zikredilen,&nbsp;<em>“Erci’û verâe-kum (arkanıza dönün) feltemisû nûren (ve nuru arayın)”,</em>&nbsp;geri dönüp, hemen ‘arkamızdaki’ nura ulaşmak demektir.<sup>24</sup></p>



<p>Demek oluyor ki, düştüğümüz varoluş mertebesi ne olursa olsun, bu ‘nur’ hep bizimle beraberdir. Tarık sûresindende de aynı müjdeyi alırız, o ‘gece vakti gelen yıldız’, aslında uzun hayat gecesinde bizleri hiç yapayalnız bırakmayan, merhameti gazabını aşmış, Rabbu’l-Âlemîn’in tecellî-i rahmânîsidir.</p>



<p>Kendisini terk edilmiş, yalnız, çaresiz hisseden çağımızın depresif, evhamlı insanı için ne büyük bir müjde&#8230; Sadece geriye dönüp, ardına bakması gerekiyor. (Tövbe de, kök mânâ olarak ‘dönmek’ demektir.)</p>



<p>Bir sonraki varoluş mertebesi ise nefs-i levvâmedir (Kıyamet sûresi, 2. âyet). Bu mertebede artık insan hayat sahnesinde olup bitenleri, sanki başka bir varoluş konumundan, hayat oyununun ‘balkon’undan izlemeye başlar. Nefs-i emmâre mertebesinde pek belirgin olmayan vicdan ve akl-ı selîm gibi latîf hasseler taayyün eder (belirginleşir). Rağıb el-Isfahânî Hazretleri&nbsp;<em>Müfredat</em>’ında bize vicdan kelimesi için çok ehemmiyetli bir açıklamada bulunur. V-c-d mastarından gelen vicdan, insanın artık sadece aklı ile değil, kalbi ile de görmeye başladığını müjdeler.<sup>25</sup>&nbsp;Hazret, ‘vecedtuha’ (Onu buldum.) kelime-i tayyibesini ‘gözle ve kalple’ görme olarak tefsîr eder. Yani İ. Hakkı Bursevî Hazretleri’nin,&nbsp;<em>Rûhu’l-Beyân</em>’ında açıkladığı gibi, nefs-i emmâre mertebesinde hüküm süren temayüller (eğilimler), meyl-i tabiî (şehvet) ve meyl-i nefsânî (heva heves) usulca meyl-i kalbî haline dönüşür. Ve kalb ise ‘aşk’ın tahtıdır.</p>



<p>Nefs-i levvâmeden itibaren ise, alt katların, esfel-i sâfilîn’in gürültüsü azalmaya başlar ve kalb artık ilhamât-ı Rabbânî’ye duyarlı hâle gelir. Haddimizi aştığı için buradan sonra gelen yüksek makamların (nefs-i mutmainne, râziyye, marziyye, safiyye) îzâhına girmiyoruz. Sadece makam ve hal arasındaki şu farkı bilmemiz gerekir. Makam, seyr u sülûk maârif sistemi çerçevesinde, bir mürşid-i kâmilin nezaretinde, nefs mertebelerinde yükselmek ve bir kata vardıktan sonra artık orada sabit kalabilmeyi ifade eder. Kabı aldığınca ‘yolcu’ yeni makamlar kazanır. Hal ise, herhangi bir makamın latîf (inceltilmiş) duyu ve duygularını, geçici bir süre için tadabilmek demektir. Bu tadış Rabbü’l-âlemîn tarafından, O’nun rızasını kazanacak davranışlarda bulunduğumuzda bizlere bahşedilmiş bir müjde veya cesaretlendirme gibidir. İnancımız, dinimiz ne olursa olsun, alırlar bizi, ‘bir yerlere’ götürürler ve hayatın en zor anlarında ümit, güven, huşû, hayret, hayranlık, derin merhamet, aşk ve daha yüzlerce değişik haller yaşayabiliriz. Fakat bizi psikoloji veya nefs ilmi açısından esas ilgilendiren, bu çok boyutlu nefs yapısında genel mânâda urûc (yükselme), duraklama ve nüzûlün (iniş) nefs sağlığı (psiko-hijyen) ve psikolojik patoloji (hastalık) zâviyelerinden ne ifade ettiğidir. Özetlersek…</p>



<p><strong>Evham (kaygı):</strong>&nbsp;Aynı kata mahkum kalma er geç evham ile neticelenir. Zâhirî olarak baktığımızda, insan refah içinde yaşarken bile, nereden geldiğini bilmediği bir bunalımın içine girer. Bu sebeple çağımız bazılarınca ‘Kaygı Çağı’ diye adlandırılır. Bu umûmî evham hali insanı çıkış arayışlarına yönlendirir ve insan bulunduğu mertebede bütün kapıları zorlamaya başlar (madde/mânâ tüm varoluş imkânları). Ama bizi yükseltmeyen bütün bu arayışlar netice vermez, bir üst varoluş mertebesine ulaşmadan huzur gelmez.</p>



<p><strong>Bağımlılık:</strong>&nbsp;Bütün bağımlılıklar (madde, davranış, sanal) aslında kurtuluş çabalarıdır. Sanki insan defalarca, bilerek çıkmaz sokağa girer ve çıkamadıkça da ölesiye sıkılır. Bu çıkışın adı ise ‘felâh’tır, yarıp geçme mânâsına gelir. Bâhusûs ergenlerde müşâhede ettiğimiz televizyon, bilgisayar ve cep telefonu bağımlılığı bu arayışın günümüzde en belirgin tezâhürüdür. Sanallık kalbi öldürür.</p>



<p><strong>Depresyon:</strong>&nbsp;Sıkıntı, evham, bağımlılık birikim yaptığında, kişinin aslî yapısına, fıtratına göre depresyona da dönüşebilir. Esef, keder, gam halleri müzminleşir; insanlar ilaçlara bağımlı hale gelirler. Daha da ötesi, eğer çıkış (felâh) ümidi tamamen yitirilirse intiharlar artar.</p>



<p>Merâtib-i nefsânîde tekâmülün tıkanmasını bu üç misalle kısaca ifade ettik. Son olarak güzel ahlâk ve edebin nefs katlarında tekâmül için olmazsa olmaz ehemmiyetine bir defa daha işaret edelim. Güzel ahlâk sadece ilâhî bir buyruk, mükellefiyet değil, daha hür bir varoluşa yükselebilme açısından zarûrettir. Nefs yapısı ve dinamiğini idrak edebilmek bize bu görüşü de kazandırır. Ahlâksız psikoloji ve psikoterapi olmaz, olursa insana faydadan çok zarar veririz. Bu sebeple güzel ahlâk ve edeble yaşamayı teşvik, biz nefs sağlığı profesyonellerinin psikoterapi esnaında temel düsturu olmalıdır.</p>



<p>Aşk olsun.</p>



<p><strong>1.</strong>&nbsp;Murat Kahraman, Mustafa Merter, Erkan Kalem, “İstanbul’da 15-20 Yaş Arası Gençlerde Öfke, Kaygı, Narsisizm ve Benlik Saygısı”, Yayımlanmamış Araştırma Çalışması, 2010.</p>



<p><strong>2.</strong>&nbsp;Kevin McDonald,&nbsp;<em>The Culture of Critique</em>, 1<sup>st</sup>&nbsp;Books Library, 2002.</p>



<p><strong>3.</strong>&nbsp;Rağıb el-Isfahânî,&nbsp;<em>Müfredat</em>:&nbsp;<em>Kur’an Istılahları Sözlüğü</em>, Çıra Yay., 2006, c.2, s.430.</p>



<p><strong>4.&nbsp;</strong>İsmail H. Bursevî,&nbsp;<em>Rûhu’l-Beyân Tefsîri</em>, Damla Yayınları, c.10, s.95.</p>



<p><strong>5.&nbsp;</strong>Ahmed Eflâkî,&nbsp;<em>Âriflerin Menkıbeleri</em>, MEB Yay., 1995, c.1, s.573; c.2, s.127.</p>



<p><strong>6.&nbsp;</strong>Hazret-i Mevlânâ,&nbsp;<em>Mesnevî-i Şerîf</em>, Şefik Can Şerhi, Ötüken Yay., s.94, b.1302.</p>



<p><strong>7.&nbsp;</strong>Kur’ân-ı Kerîm, Nûr sûresi, âyet 40, M. Esed Meali, İşaret Yay., 1980.</p>



<p><strong>8.</strong>&nbsp;Hazret-i Mevlânâ,&nbsp;<em>Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk Şerhi</em>, Kitabevi Yay., 2006, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.515, b.3860.</p>



<p><strong>9.&nbsp;</strong><em>a.g.e</em>, c.5 (<em>Mesnevî</em>, c.3), s.453, b.1611.</p>



<p><strong>10.</strong>&nbsp;<em>Mesnevî-i Şerîf</em>, c.4, s.495, b.1527-1532.</p>



<p><strong>11.&nbsp;</strong><em>Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk Şerhi</em>, c.8 (<em>Mesnevî</em>, c.4), s.267, b.2696.</p>



<p><strong>12.&nbsp;</strong><em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.2), s.49, b.2065.</p>



<p><strong>13.</strong>&nbsp;<em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.354, b.3222-23-24.</p>



<p><strong>14.&nbsp;</strong><em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.427, b.3503-4.</p>



<p><strong>15.&nbsp;</strong><em>a.g.e.</em>, c.1, b.7.</p>



<p><strong>16.</strong>&nbsp;<em>Mesnevî-i Şerîf</em>, c.4, b.760.</p>



<p><strong>17.&nbsp;</strong><em>Mesnevî-i Şerîf, Ahmed Avni Konuk Şerhi</em>, c.7 (<em>Mesnevî</em>, c.4), s.229, b.763.</p>



<p><strong>18.&nbsp;</strong><em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.42, b.2037-39.</p>



<p><strong>19.&nbsp;</strong><em>a.g.e.</em>, c.5 (<em>Mesnevî</em>, c.3), s.547, b.2065.</p>



<p><strong>20.</strong>&nbsp;<em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.439, b.3558.</p>



<p><strong>21.</strong>&nbsp;<em>a.g.e.</em>, c.5 (<em>Mesnevî</em>, c.3), s.483, b.1819.</p>



<p><strong>22.</strong>&nbsp;<em>a.g.e.</em>, c.2 (<em>Mesnevî</em>, c.1), s.31, b.2004.</p>



<p><strong>23.&nbsp;</strong>Beyhâkî,&nbsp;<em>Kenzu’l-hakâik</em>.</p>



<p><strong>24.</strong>&nbsp;<em>Müfredat</em>, c.1, s.476.</p>



<p><strong>25.</strong>&nbsp;<em>a.g.e</em>, c.2, s.826.</p>



<blockquote class="wp-block-quote is-layout-flow wp-block-quote-is-layout-flow"><p><sup><strong>*Bu makale Keşkül dergisinden alınmıştır.</strong></sup></p><cite>https://www.insanveirfan.org/e-arsiv/yeni-bir-psikoloji-ihtiyaci-mustafa-merter-157</cite></blockquote>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.drmustafamerter.com/yeni-bir-psikoloji-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Sorumluluğu</title>
		<link>https://www.drmustafamerter.com/insan-sorumlulugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Feb 2019 19:39:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nefs Psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa merter]]></category>
		<category><![CDATA[nefs psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psychology]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.drmustafamerter.com/?p=934</guid>

					<description><![CDATA[Seneler boyu edindiğimiz tecrübeler, var olan Batı psikoloji ilmi ve dinamik psikiyatrinin insanı tanıma konusunda çok yetersiz kaldığı istikametinde.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Dr. Mustafa Merter</strong></p>



<p><strong><em>Sabah Ülkesi Dergisi, 50. sayı, Ocak 2017</em></strong></p>



<p>Seneler boyu edindiğimiz tecrübeler, var olan Batı psikoloji ilmi ve dinamik psikiyatrinin insanı tanıma konusunda çok yetersiz kaldığı istikametinde. 1 İlginçtir, ne hikmetse, yüz senedir psikoloji ve psikiyatri var ama insan psikolojisi hep daha kötüye doğru gidiyor. Vesvese (kaygı), enaniyet (narsisizm), bağımlılıklar (özellikle son senelerde izlenen sanallık), öfke devasa boyutlarda arttığı hâlde biz psikiyatrlar sadece izliyoruz. Ne tesirli bir koruyucu hekimliğimiz ne de bu gidişata cevabımız var. İrlandalı şair W.B.Yeats’in manidar bir üslupla tasvir ettiği gibi:</p>



<p>Hep daha geniş dairelerle dönerken,<br>Şahin artık terbiyecisini duymaz;<br>Eşya dağılmaya başlar, merkez onları tutamaz.</p>



<p>Evet “Eşya artık dağılmaya başlıyor.” yani biz insanlar, bozulan dengemiz yüzünden yapıp ettiklerimiz sebebiyle dünya da gözler önünde eriyip gidiyor (ekolojik felaket, çevre kirliliği).2 Ve biz “çok bilmiş” psikiyatr ve psikologların yine cevabımız yok. Hâlbuki bütün bu soruların yanıtını Yunus Emre Sultanımız birkaç cümle ile veriyor:</p>



<p>İlim ilim bilmektir<br>İlim kendin bilmektir<br>Sen kendini bilmezsin<br>Ya nice okumaktır</p>



<p>Tarihine bakarsak, bize şimdiye kadar öğretilen dinamik psikiyatri ve psikoloji aydınlanma hareketi çerçevesinde, romantizm cereyanı esnasında, bilinçdışının keşfi ile zuhur etmiştir (1650-1800). “Aydınlanma”, Rönesans, Barok, Reform hareketleri dumura uğradıktan sonra dininden ümidini kesmiş Avrupa insanının aklına sığınarak kendi kendini kurtarma çabasıdır.3 Vicdanın, sağduyunun, sezgilerin merkezi olan kalbin unutulup aklın ön plana çıkartılması, o kapkaranlık varoluş okyanusunda bir can simidi gibidir. Ve kalb kapısı tıkanıp, ilâhî rabıta kesilince de, kaçınılmaz olarak “hikmet”e dayanmayan bilim ortaya çıkmıştır. Bir yandan keşifler yapılıp, tabiat üzerine hüküm kurulurken bir yandan da paradoks olarak usulca kendi kendini yok etme süreci başlar. Çünkü Yeats’in ne güzel ifade ettiği gibi “terbiyeci” nin sesi artık duyulmaz. 4 İnsanı din ve maneviyat olmadan anlama çabaları ise, benzetmeyi affedin, satın aldığımız herhangi bir aleti, “kullanma kılavuzu”nu okumadan kullanmaya benzer. Ruh unutulup maddiyata aşırı önem verilince insan hakkında doğruların yanı sıra spekülatif, uyduruk bilgiler de üretilir ve bugünkü insan manzaraları ortaya çıkar. Biz bütün bu gidişatın evvel emirde anlaşılması, sonra da düzeltilmesi için üzerinde çalıştığımız nefs ve maneviyat psikolojisi ilmini bir ümit kapısı olarak görüyoruz. Eski psikoloji ile aramızdaki fark, insan hakkında bütün öne sürdüklerimizi, Rabbimiz’in bizim için inzal ettikleri ile karşılaştırmak. Yani Kur’ân-ı Kerîm, Ehadis-i Nebevi ve tasavvuf büyüklerimizin kelam-ı kibarlarından hareketle insan psikolojisini idrak etmek istiyoruz. Misal verelim: Bir açıdan Batı psikoloji ekollerinin temeli, S.Freud’un, G.Fechner’den esinlendiği, “İnsanın aslı kötüdür.” prensibine dayanır.&nbsp; Buradan hareketle bütün bir “psiko-analiz medeniyeti” kurulmuştur. 5Fakat bu sav hiçbir ampirik kanıta (laboratuvar deneyleri) dayanmayan bir spekülasyondur. Fakat ilginçtir her türlü dini mefhumu, ampirik olmadığı için red eden Batı bilimselliği bu görüşü kabul eder. Anlaşılan burada selektif/seçici bir bilimsel titizlik vardır.</p>



<p>Peki nefs ve maneviyat psikolojisi bu mevzuda ne der? Kur’ân-ı Kerim’in Tîn Sure-i Celîlesinden ilham alarak, her insan “ahsen-i takvim/en güzel şekilde” yaratılmıştır karşı tezini savunur. Ve sadece bu kavrayış bile&nbsp; psikolojiye devrim mahiyetinde 180 derece bir dönüş getirir. Eğer öne sürüldüğü gibi insanın aslı kötü ve kaotik ise bendeniz bir psikiyatr olarak hastalarıma nasıl bakarım, onları nasıl sevebilirim?</p>



<p>Özet olarak, nefs ve maneviyat psikolojisinin ana hatlarını sıralarsak: Her insan iki kutuplu bir yapıda sayıları sonsuz varoluş mümkünatları taşıma potansiyeli ile yaratılmıştır.6 Alt varoluş mertebeleri “karanlık” (içim karardı), “dar” (daral bastı), kaygı, esef, pişmanlık, suçluluk, hased, kin, öfke, intikam, hırs, enaniyet, şehvet duyu ve duyguları ile doluyken yukarılara doğru bunlar azalır ve varoluş kaygısı yerini varoluş ümidi ve güvenine bırakır (reca’ ve itminan). Hazret-i Mevlânâ’mız bu nefs yapısını şu beyitlerle ifade eder:</p>



<p>“Aziz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; sen bir âlemsin! Sen derin ve çok büyük bir denizsin. Ey insan-ı kâmil! O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi, kıyısı olmayan bir denizdir. Yüzlerce âlem, o denize gark olup gitmiştir! Bu konuyu anlatmak; uyanıklığın da uykunun da elinde değildir. Zaten bu dünya ne uyanıklık ne de uyku yeridir!” (Hz.Mevlânâ, Mesnevi, cilt 3-4 s.94)</p>



<p>Batı psikolojisi temelde iki şuur-dışı kategorisi bilir, S.Freud’un şuur-dışı diye tanımladığı, “id”in hüküm sürdüğü âlem ve C.G.Jung’un “kollektif şuur-dışı” mefhumu. Yine sembolik olarak ifade edersek, Freud bu binanın bodrum katlarına işaret etmiş ve orada hüküm süren kaos ve kötülüğü insanın aslı olarak özetlemiştir. Jung tarihi bir vetire (süreç) olarak bütün insanlığının ortak şuur-dışını anlatır ama bu boyutun ilâhî bağlantısını kuramaz. Bu ikisine nefs psikolojisi bir üçüncü boyut ekler, üst şuur-dışı (âlem-i misâl veya hayâl). Ve insanın asli vatanı, esas ait olduğu yer burasıdır. 7</p>



<p>“Beni anlamak, beni duymak için, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertlerimi ona anlatayım. Aslından, vatanından ayrı düşmüş, oradan uzaklaşmış kişi, orada geçirmiş olduğu mutlu zamanı arar, o zamanı tekrar yaşamak ister, ayrıldığı sevgiliye tekrar kavuşmak arzu eder.”<br>Mesnevi C. I, b. 4-5</p>



<p>“Ve rahim gibi olan bu cihandan harice gidesin, zeminden geniş olan arsada olursun. Allah’ın (c.c.) arzı geniştir, demiş oldukları o yeri, enbiyanın gitmiş oldukları bir arsa bil! Geniş arsadan gönül dar olma, ten nahlinin (ağacının) dalı orada kurumaz.” Mesnevi C. II, A.A.Konuk Şerhi, b. 3222-23-24, S 354</p>



<p>Hakim Senai Hazretleri ise bu varoluş boyutunu “Can Vilayeti” olarak tasvir eder.</p>



<p>Gaybın başka bir bulutu ve bir suyu vardır, başka bir göğü ve güneşi vardır. “Cân vilayetinde gökler vardır ki, cihanın göğüne iş buyurucudur. Ruh yolunda aşağılar ve yukarılar, yüksek dağlar ve denizler vardır.”&nbsp; Mesnevi C II, A.A.Konuk Şerhi, b. 2065, S 49 (H. Senai eki)</p>



<p>Ferdî şuur-dışının İslami / tasavvufi karşılığı “ferdî ğayb âlemi”dir. Umumiyetle beş duyu ile idrak edilen şuurlu duruma ise “şehadet âlemi” denir. İnsanın bu üçüncü şuur-dışı boyutunun varlığı psikolojiye çok büyük bir zenginlik katar, psiko-terapi ve hususiyetle rüya tabirinde tatbik edilir. Bütün patoloji (psikolojik rahatsızlık ve hastalıklar) bu idrak zenginliği ile yeniden gözden geçirilmelidir.</p>



<p>Nefs psikolojisine göre umumi manada şuur-dışı, bulunulan “kat”ın altı veya üstü demektir. Yani her insan her ân, “alt”tan (vesvese) ve “üst”ten (ilhamat ve feyz-i Rabbani) haberler alır ve yapabildiği senteze göre icraatlarda (yaptırım) bulunur. Ve ahirette düşünce ve duygularından değil, bu icraatlardan sorgulanacaktır. 8<br>Çok mertebeli nefs yapısını ve şuur-dışı kategorilerini gördük, bir üçüncü kavram ise, her insanın fıtri olarak (yaradılışından gelen) “Can” veya “Hazreti İnsan” potansiyeli taşıdığıdır. Yani inancı ve inançsızlığı ne olursa olsun, her insan önünde tazim secdesine varılacak kadar mübarektir. 9 10<br>Bu muhteşem hakikat, asrımızda yaşadığımız terör hareketlerinin, İslam dini ile asla uyum gösteremeyeceğini açıklar. Ancak bu tasavvuf kaynaklı „İnce İslam“ idrak edilirse belki bu anlamsız şiddete karşı tedbirler uygulanabilir. Fakat burada yanlış anlamaya da mahal verilmemelidir, tabii ki meşru savunma elzemdir. Biz, Taif’te taşlanan, yollarına mübarek ayakları yaralansın diye dikenler atıldığında, ellerini gökyüzüne kaldırıp “Bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar Rabbim, affet!” buyuran bir Resul-ü Zişan’ın ümmetiyiz. Ama aynı Fahr-i Kâinat Efendimiz, Uhud’ta geri çekilmesi ve savaşı meydanda değilde Medine-i Münevvere şehri içinde kabul etmesi öne sürüldüğünde, “Bir peygamber zırhını taktıktan sonra artık çıkarmaz.” buyurmuş ve Hakk yolunda canı pahasına savaşmıştır. 11</p>



<p>Nefs ve maneviyat psikolojisinin bizlere sunduğu dördüncü hikmet ise, yukarıda tasvir ettiğimiz nefs yapısında “yukarılara” doğru yükselmenin bir zaruret olduğudur. 12 Kur’ân-ı Kerîm ıstılahında bu vetireye mecazi olarak “Akabe Yokuşu” denir, Beled Sure-i Celîlesi 90/11-16 ayet-i kerîmelerinde bu yükselişin şartları teferruatı ile belirtilir. Aynı Sure’nin 4. ayet-i, bu “yükseliş” zorunluluğunu ilk yaratılışta ki „kebed“ hâli ile açıklar.</p>



<p>İsmail Hakkı Bursevi Hazretlerinin Rûhu’l Beyan Tefsirinde işaret edildiği gibi, „kebed“ hâli, herhangi bir şeyin içine yerleştirildiği kaba artık sığmamasını ifade eder. 13 Yani insanın varoluşuna başladığı nefs-i emmare mertebesi bir binanın giriş katı gibidir ve burada sıkışıp kalmak er geç bizi bir varoluş bunalımına sokar. 14 15 Aynen hadîs-i şerifte, “Bir günü bir gününe uyan zarardadır.” cümle-i tayyibesinde buyurulduğu gibi.</p>



<p>Bu yeni psikoloji ekolünün bir diğer hususiyeti duygu ve hâl arasındaki farkı açıklamasıdır. Duygular hepimizin bildiği sevgi, nefret, öfke, yetersizlik, suçluluk, utanç vb.’dir. Hâller ise her nefs katında yaşanan duygular ötesi “ince ayarlar”dır.16 İcraatlarımız (yaptırımlar) sebebiyle yaşadığımız duygular bizi nefs yapısında daha aşağı katlara indirirken, rahmani hâller bizi yükseltir. Misal olarak, merhamet, muhabbet, tevazu, sabır, teslimiyet, tevekkül, huşu (Ehrfurcht), rıza, reca’ (temel varoluş ümidi / exitenzielle Grundhoffnung), itminan (temel varoluş güveni / exitenzielle Grundvertrauen), surûr (temel varoluş neşesi / existenzielle Grundfröhlichkeit, selam (bütün yaratılmışlarla yaşanan derin bir barış ve sevgi hâli / liebevoller universeller Frieden) zikredilebilir. Modern psikolojinin bilmediği bu ince insanlık, tasavvuf tarafından hem açıklanmakta ve hem de “Yüksek İnsani Tekâmül Akademileri”nde (yani tarikatlarda) 1400 senedir seyr-i sülûk sürecinde tatbik edilmektedir. 17 Mesela Cenab-ı Pîr, Hazreti Mevlânâ’mızın Mesnevi-i Şerifi, bidayetinden “nihayetine” bu hâl şerhleri (açıklamaları) ile doludur.18</p>



<p>Hâl psikolojisinin önümüzdeki zamanlarda hem nefs yapısını daha derinliğine açıklayacağını, hem de önleyici hekimlik ve psikoterapiye yeni boyutlar katacağını ümit ediyoruz.</p>



<p>Esas mevzumuz olan “İnsan Sorumluluğu”na geçmeden önce «İnsan Nedir?” sualinin cevabını vermeye çalışalım. Evvel emirde insan yapısal olarak da iki boyutlu bir varlıktır, maddi yapı yani bedeni ama bu maddiyatın ötesinde, mahiyetini bilmediğimiz ruhu birlikte insanı “insan” yapar. Rabb’ul Âlemîn maddi yönümüzü istediğimiz kadar incelememize izin vermiş ama “ruh” mevzuunda bize kısıtlı bilgi vermeyi uygun görmüştür19 Fakat diğer yönden Kur’ân-ı&nbsp; Azimüşşan bize şu müjdeyi de verir, biz “kabımız aldığınca” bizi yaratan Rahman’ın “ruh”undan taşımakla da şereflenmişizdir.20 Buradan şöyle bir netice de çıkar, beden yani ceset fani (gelip geçici) ama rûh ebedidir. (sonsuz).</p>



<p>İnsanın ikinci muhteşem hakikati, kendisine kâinatın bütün yapı kodlarının daha dünya hayatı başlamadan, tabiri mazur görün “programlanmış” olmasıdır. Sayıları sonsuz olan Allah’ın güzel isimleri insanı, meleklerden bile daha üstün bir varlık olma şerefine nail etmiştir.21 22 Bu “kod”larla tasarruf etmeyi mecazi olarak bir senfoniye benzetirsek, her ismi bir nağme gibi düşündüğümüzde, her insan bir melodi gibidir. Ne kadar fazla isim tecellisine mazhar olursa ve bu isimleri ahenkli bir denge ile taşırsa, ondan zuhur eden “mûsikî” o kadar mükemmel olur (yani kemâl/olgunluk sahibi olur). İşte bu manada “İnsan-ı Kâmil” bütün isim potansiyelini gerçekleştirmiş kusursuz bir senfoni gibidir.</p>



<p>İnsanlığa bahş edilmiş üçüncü şeref, Rabbi adına bu dünyada tasarruf edebilme salahiyetine (yetkisine) sahip olmasıdır. Yani her insan potansiyel olarak “halifetullah”tır.23 Ve yukarıda zikrettiğimiz bu üç insan olma şerefi, tek bir „çatı“ altında toplanır. Her insan Hakikat-i Muhammedi ailesinin bir ferdidir ve derununda “Nûr-u Resulullah”ı -kabı aldığınca- potansiyel olarak taşır.24 Zikrettiğimiz bu dört hakikat bilâ istisna bütün insan cinsinde kuvve olarak mevcuttur, dini veya dinsizliği hiç fark etmez. Her insan “Hazret-i İnsan”dır ve Allah (c.c.) da insana insandan tecelli eder. Son günlerde sözde İslam adına yapılan şiddet bu hikmetleri bilmeme cehaletinden kaynaklanır.</p>



<p>İnsan olmaya biraz temas etmeye çalıştık ve umarız muhteşem hakikatimizi idrak edebildik şimdi ana mevzumuza, insan sorumluluğuna (mesuliyet) kısaca temas edelim.25</p>



<p>İnsan hayatı sadece bu dünya hayatı ile sınırlı değildir, ilk dünya yaradılışından önce, ezelde Rabbimiz ile eda ettiğimiz ilk ahit ile sorumluluğumuz zaten başlamıştır. “Elestu birabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine cevabımız “belâ / evet” olmuştur (Â’raf suresi, 7:172). Ve sonrasında Rabbimiz bizleri yukarıda zikrettiğimiz, evrende hiçbir varlığa bahşedilmemiş bir şerefle tezyin etmiş, “emaneti” bize teslim etmiştir 26. Peki bu kadar ihsan karşısında hiç mi şükrümüzü eda etmeyeceğiz? Bizden bütün “talebi”, “Madem ki emaneti kabul ettiniz, öyle ise Benim evrendeki temsilcilerim olarak Hukukumu (hukuk hak kelimesinin çoğuludur) koruyun.” buyuruyor. Peki nasıl?</p>



<p>İslam hukuku (hakları) üç kategoride sunar. Hukuk-u İbâd (kullar) yani sosyal ilişkilerimizde kendi aramızda hakkı ve adaleti korumak. Hukuk-u nefs yani bize emanet edilmiş olan maddi/manevi varlığımıza saygı ve sevgi ile muamele etmek. Ve Hukukullah, bizleri en güzel şekilde yaratmış olan Rabbimizin sünnetine uyarak bütün mahlukata sevgi, tazim göstermek ve kulluk şuuru ile hizmet etmek.</p>



<p>Ancak insanın bu asli hakikatleri idrak edildiğinde, ilk ahide vefa gösterildiğinde hakiki psikoloji ve psikiyatri “ilim”lerinin varoşlarına adım atabiliriz, bunlar bilinmeden tatbik edilen “bilim” ise bugünkü üzücü manzaraları doğurur.</p>



<p>Aşk olsun!</p>



<p>*İsviçre de psikiyatri ihtisasını tamamlayan yazar 1998 yılında Türkiye’ye yerleşti. Mandalina bahçeleri arasında açtığı muayenehanede&nbsp; serbest psikiyatrist olarak mesleğini icra ederken manevi arayışlara yöneldi.&nbsp; Başta Zen meditasyonu ile iç yolculuğuna çıkmayı deneyen yazar, Şeb-i Arus mukabelelerinde Konya’da Hazret-i Mevlânâ’nın himmetleriyle tasavvuf deryasının kenarına geldi. Halen&nbsp; bu deryadan damlacık kadar bile olsa istifade etmeye çalıştığını beyan eden Merter arayışlarını psikoloji/psikiyatri ve maneviyat arasındaki ilişkiye yönlendirdi ve transpersonal/benötesi ekolleri ile tanıştı. Bu ekollerin eklektik tarzını uygun bulmayan yazar tasavvuf psikolojisi üzerine karar kılarak iki kitap yayınladı. Odak noktaları insan olan bu iki ilmin müşterek yönlerini psikoterapi vetiresinde tatbik edebilmeyi amaçlayan Mustafa Merter bu minvalde çalışmalarına devam etmektedir.</p>



<p>1 Hülasa olarak “dinamik psikiyatri”, ilişkiler psikiyatrisi, yani psikoterapi ve “statik psikiyatri” ise ilaç ve benzeri yaklaşımlardır. Bkz. Eugen Bleuler<br>2 Burada “eşya”, “şey”in çoğulu manasında kullanılmıştır.<br>3 Die Entdeckung des Unbewussten: Geschichte und Entwicklung der dynamischen Psychiatrie von den Anfängen bis zu Janet, Freud, Adler und Jung. 2 Bände. Huber, Bern 1973; Neuausgabe: Diogenes, Zürich 2005.<br>4 Rabb, mürebbi terbiyeci demektir, “Rabbül Âlemin / Bütün âlemlerin Rabbi’nde olduğu gibi.<br>5 Bkz. Christopher Lasch, Narsisizm Kültürü<br>6 Alm. “bipolare mehrstufig psychische Struktur und Daseinspotenzial / ing. bipolar multi-level psychic structure and existential potential”<br>7 Das “obere Unbewusste” gegenüber Freuds “unterem Unbewussten” und Jungs “kollektivem Unbewussten”.<br>8 Zilzal suresi, 99:7-8: Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Ve kim zerre kadar şer işlerse onu görür.<br>9 Alm. Das Konzept der “universellen menschlichen Heiligkeit”.<br>10 İbadet (kulluk) secdesi ve tazim (hürmet) secdesi ayrı şeylerdir. Kendisinin önünde secdeye varan bir Hristiyan papazı karşısında Hz. Mevlânâ defalarca secde etmiştir. Bkz. Menakib’ul Ârifîn, Ahmed Eflaki Dede (k.s.)<br>11 Aslında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ilk stratejisi savaşı aynen Hendek muharebesinde olduğu gibi, şehir içinde muhkem mevkilerde kabul etmekti. Fakat Bedir’de kazanılan zaferin tesiriyle özellikle genç sahabe-i kiram efendilerimizin israrı üzerine Uhud’a çıkılmıştır. Bu karar İslam da istişarenin ehemmiyetini gösterir.<br>12 Alm. Existentielle Entwicklungsverpflichtung auf höhere Daseinsstufen<br>13 Rûhu’l Beyân Tefsiri, İ.Hakkı Bursevi (k.s.), Damla Yayınevi, 5. baskı, c. 10, s. 43<br>14 Batılı varoluşçuların temas ettikleri varoluş anksiyetesi bu durumu açıklama çabasıdır. Bkn. Sören Kierkegaard, “Der Begriff Angst/Existenzangst”, K. Jaspers “Existenzphilosophie”, Martin Heidegger, “Sein und Zeit/Daseinsangst”, Gion Condrau, “Angst und Schuld als Grundprobleme der Psychotherapie”, Hans Huber 1962. Ama çok mertebeli nefs yapısı bilinmediği için rasyonel akıl labirentinde kaybolup giderler. Ancak nefsin 3 boyutlu yapısı anlaşıldığında bu sorulara cevap gelir.<br>15 Nefs-i Emmare (Yusûf 10:53), Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen altı ana nefs mertebesinden (katından) birincisidir. Bunlar: Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziyye’dir (yedincii nefs-i safiyye mertebesi ıstılah yoluyla ehline malumdur).<br>16 Alm. “subtile Bewusstseins bzw. Empfindungszustaende”, ing. “discrete/subtle states of consciousness”. Bkn. Charles Tart, “States of Consciousness” 1970<br>17 Seyr-i Süluk, bir “Mürşid-i Kâmil”in nezaretinde yaşanan irşad sürecidir. “İrşad” eğitim değildir, fark bilgi aktarımı değil, “rüşd” hâlinin (doğru ile yanlışı ayırt edebilme) uyandırılmasıdır. İnsan fıtri yapısı itibariyle zaten her şeyi “bilerek” yaratılmıştır.<br>18 Hâller mevzuunda diğer tavsiye edebileceğimiz bazı eserler, Ankaravi İsmâil Rusuhi Dede Hz. lerinin “Fakirler Yolu”, Şihabuddin Suhreverdi Hazretlerinin “Gerçek Tasavvuf”u, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Maarifetnamesi, Hacı Abdullah Herevi Hazretlerinin “Tasavvufta Yüz Basamak” (çeviren Abdurrezzak Tek, Emin Yayınları, Bursa, 2008) olabilir.<br>19 “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbim’in emrindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.”&nbsp; İsra suresi, 17:85 (Diyanet Vakfı Meali)<br>20 ”Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” Hicr 15/29 Diyanet Vakfı Meali<br>21 “Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.”&nbsp; Bakara suresi, 2:31 (Diyanet Vakfı Meali)<br>22 Esma ul Husna hadîs-i şerifte zikredildiği gibi 99 isim ile sınırlı değildir. Resûl-u Ekrem Efendimiz (s.a.v.) burada “Allah’ın -sonsuz sayıdaki isimlerinden- şu 99’unu ihsâ edin. (Giyinin, yapınızı sağlamlaştırın yani o isimleri devamlı yaşayacağınız hallere tebdil edin.)” buyurur.<br>23 “Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek birini mi yaratacaksın? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi. Bakara suresi, 2:30 (Diyanet Vakfı Meali)<br>24 “Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” Hadîs-i Şerif (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)<br>25 Sorumluluğu ifade eden başka bir kelime Kur’ân-ı Kerim ıstılahında “takva”dır, “sorumluluk şuuru” manasına gelir. Bkz. M. Esed Meali<br>26 “Elest bezmi” bkz. A’raf suresi 7:172; “Emanet” bkz. Ahzâb suresi 33:72</p>



<p style="font-size:10px">*Sabah Ülkesi, Kültür Sanat ve Felsefe Dergisi&#8217;nde yayımlanan makalesinden alıntıdır. &#8220;http://www.sabahulkesi.com/2017/01/17/insan-sorumlulugu-mustafa-merter/&#8221;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
